KİTAP

Günde Bir Dakika Kitap Okurken Üç Saatimizi Telefon Başında Geçiriyoruz

Günün ortalama 2 saat 59 dakikasını cep telefonu ile geçirirken kitap okumaya sadece bir dakika ayırıyoruz. Günlük ortalama 2 saat 14 dakikamız ise televizyon başında geçiyor. Medya takibinin öncü kuruluşu Ajans Press, Türkiye’nin günlük alışkanlıklarına yönelik bir araştırma gerçekleştirdi. Ajans Press’in We Are Social verilerini derlediği araştırmada, Türkiye’de bulunan 71 milyon mobil kullanıcının yüzde 75’i akıllı telefon kullanıyor. Türk halkının cep telefonu başında geçirdiği süre son bir yılda yüzde 15,4 artarak günde 2 saat 59 dakika oldu. Cep telefonlarının internet hizmeti sağlamada ileri seviyelere ulaşması, bilgisayar trafiğini de etkiledi; internete bilgisayar üzerinden girenlerin oranı geçtiğimiz yıla göre yüzde 29 oranında geriledi. oku

Ataşehir 4. Çocuk Kitap Günleri Başladı

Çok sayıda kitapseverin katıldığı etkinliği Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Hışman ile Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Volkan Aslan da ziyaret etti.

Ataşehirli minikleri birer kitap kurduna dönüştürmeyi hedefleyen bu yılki Çocuk Kitapları Günlerinde, hafta sonları 12.00- 16.00 saatleri arasında çocuklar için akıl ve zeka oyunları yapılacak.

10 gün sürecek etkinlik boyunca, her gün 10.00 – 22.00 saatleri arasında kitap standları ziyaret edilebilecek.

 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

İlk Karne Hediyesi Ataşehir Belediyesi’nden

22 Ocak – 8 Şubat tarihleri arasında karnesini; ATAMEM, Ataevleri, Ataşehir Gençlik Merkezi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi ile Ataşehir Belediyesi Halkla İlişkiler Birimi’ne getiren öğrenciler bu kitapları alabilecekler.
 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Doğanın Pili Bitmesin Kitapları Ataşehir’de Dağıtılıyor

 

Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Ataşehir Belediyesi Ataşehirli Öğrencilere YGS ve LYS Kitapları Dağıtıyor

Gençlik Merkezinde, 2015-2016 ders yılında da 350 öğrenci ücretsiz etüt ve ders desteği hizmetlerinden yararlanıyor.

Ataşehir Gençlik Merkezi haftanın 7 günü öğrencilere hizmet veriyor. Hafta içi mezun öğrencilere üniversiteye hazırlık etüt ve ders desteği, hafta sonları da 11. sınıf öğrencilerine ders desteği, 12. sınıf öğrencilerine de üniversiteye hazırlık etüt ve ders desteği sağlıyor.

 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi Açılıyor

Ataşehir’in merkez noktalarının birinde kurulan kütüphane, İçerenköy Mahallesi Prof. Dr. Necmettin Erbakan Caddesi No:108-110 adresinde, “Ataşehir Belediyesi Kadın Sağlığı, Mamagrofi ve Kemik Yoğunluğu Ölçümü Görüntüleme Merkezi”nin üst katında hizmet veriyor. 
 

Tarih: 16 Kasım 2015 /Pazartesi

Saat: 11.00

Adres: İçerenköy Mahallesi Prof. Dr. Necmettin Erbakan Caddesi No:108-110

Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Ahlak Felsefesinin Temel Problemleri: Seçme Metinler Kitabı Çıktı

Problemleri ana hatlarıyla anlaşılır biçimde ortaya koymayı hedefleyen giriş yazılarını, konuya ilişkin farklı filozofların can alıcı pasajlarından seçilen tercümeler takip ediyor. Çalışmada, Antik Yunan filozoflarından Batılı Ortaçağ düşünürlerine, İslâm filozoflarından çağdaş filozoflara kadar çok farklı düşünürlerin eserlerinden seçme metinler yer aldığı için; okuyucular Aristoteles’in, David Hume’un, İbn Miskeveyh’in ve hatta İbn Arabî’nin aynı probleme dair yazdıklarını beraberce okuyabilme imkânı bulmuş olacaklar. Felsefe tarihini bir bütün olarak bu problemler ışığında ele alan bu kitap, okuyucuları sadece bilgilendirmeyi değil, aynı zamanda ahlâk felsefesi problemleri üzerinde düşündürmeyi de hedeflemektedir.

İslam’ın Parlak Yüzü, Aşk Erleri: Sufiler

Sûfî yolunun temel gayesi içte olanı dışarı çıkarmaktır. Öz insanda olan ve Tanrı’nın her birimize bahşetmiş olduğu kıymetleri bedene ve zaaflarına rağmen ulaşmaktır, yani 'Kamil İnsan’a. Denizden alınan bir bardak suyun deniz olduğunu idrak etmek serüvenidir Sûfîzm. Hallac-ı Mansur’un Enel Hak kavramı aslında bu kavrama değinen en kadim olanı, Tanrı herkestir, herkes de Tanrı. O, yarattıklarının bir ayinesi ve bu ayine de yansıyanlar da yaratıcısının aşkı ile yanan tek tek kandiller, meşalelerdir.
 
Kitapta, Türkçe okurun yakından tanıdığı, Nasrettin Hoca, Hallac-ı Mansur, Mevlana Celaleddin Rumi, İmam Gazzalî, İbn-i Arabi ve Ömer Hayyâm gibi önemli isimlerin eserleri, hayatı ve kişilikleri mercek altına alınıyor…             
 
Şah tarafından 20. yüzyıl içerisinde Sûfî kimliğinin ve geçmişinin derinlemesine kaleme alındığı bu eser, modern zamanların İslam sûfî geleneğini ve felsefesini kapsamlı olarak Batı’ya aktarmada önemli bir işleve sahiptir. Peştu kökenli Amerikan vatandaşı olan Şah, Batı kürsülerinde Arap ve Farsî dillerinde yazılmış birçok tasavvuf ehlinin kült kitaplarından beslenerek İslam’ın parlak yüzü Sûfîler’i, aşk erlerini Batı’nın insanlarına en yalın bir o kadar da etkiyici bir dilde aktarmasını bilmiştir.
 
Günümüz Ortadoğu’sunda, eskinin Sûfîleri’nin diyarlarında yer alan Radikal İslam sürtüşmeleri, iktidarı uğruna kendisinden olmayanı öldüren, kesen; iktidarını sağlamlaştırmak adına her yolu mubah gören, saltanatlar kurarak, kardeş kanıyla abdest alanların yolu değildir Sûfîzm. Bu kitap, Sûfîleri, İslam’ı doğru ve hakkaniyetle anlamak için bir büyük fırsattır.

Chiviyazıları’nın Nemesis Kitaplığı dizisinde yer alan eseri tüm kitapçılarda bulabilirsiniz.

Sûfiler

 
Kitap Adı    :    Sûfȋler
 
Yazar    :    İdris Şah
 
Yayınevi    :    Chiviyazıları Yayınevi
 
Dizi Adı    :     Nemesis Kitaplığı
 
Baskı    :     1. Baskı
 
Kapak Tasarımı     :   Munir Refi Şira
 
Sayfa Düzeni    :     Yayınevi
 
Kapak Bilgisi    :     Ciltli / Fleksi Kapak
 
Kâğıt Bilgisi    :     70 Gr.  Enzo Krem Lüks
 
Basım Yeri    :     Ertem Mat. – Ankara
 
Basım Tarihi    :    Mart 2015
 
Sayfa Sayısı    :    336 sayfa
 
Kitap Boyutları    :    16 x 24 cm
 
ISBN    :    978-605-4959-19-8
 
Barkod    :     9786054959198
 
Etiket Fiyatı    :     34.50 TL (KDV Dahil)
 
Dağıtım Tarihi    :   25 Mart 2015

Ataşehir’de Çocuklar Binlerce Kitapla Buluştu

Kitap okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak ve sevilen yazarların çocuklarla bir araya gelmesini sağlamak amacıyla düzenlenen “3.Çocuk Kitapları Günleri” 8 Şubat tarihine kadar Palladium Alışveriş Merkezi’nde kitapseverlerin ziyaretine açık olacak.

Ziyaretçiler; okul, test kitapları, çocuk kitapları, edebiyat, bilim, sanat ve fikir kitapları olmak üzere her yaş ve eğitim düzeyine hitap eden kitap ve yayına ulaşma fırsatı bulabilecek.

Minik ziyaretçilerine keyifli bir gün yaşatan Palyaço Bando Ekibi, açılışta hem çocuklar hem de yetişkinler için coşkulu bir müzik ziyafeti çekti.

 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Çocuk Kitapları ve Yazarları Ataşehir’de

“3. Çocuk Kitap Günleri” ne katılacak yayınevleri, yazarlar ve etkinlik programı şu şekilde;

YAYINEVLERİ:

ABM Yayınevi, Akıl Oyunları, Altın Kitaplar Yayınevi, Aspendos Yayınevi, Beyaz Balina Yayınları, Bu Yayınları, Bulut Yayınları, Can Yayınları, Cumhuriyet Kitapları, Çiçek Yayıncılık, Çikolata Yayınevi, Doğan Egmont Yayıncılık, Epsilon Yayınevi, Everest Yayınları, Günışığı Kitaplığı, İş Bankası Kültür Yayınları, National Geographic Kids, Nemesis Yayınları, Nesin Vakfı, O2 Yayınları, Pegasus Yayınları, Pearson Yayınları, Redhouse Yayınları, Remzi Kitapevi, Tudem Yayıncılık, TÜBİTAK, Yapı Kredi Yayınları
 

KATILACAK YAZARLAR:

 

Meltem Kanoğlu ( 31 Ocak Cumartesi, 14.30 – 15.30 )

 

Erdem Seçmen (31 Ocak, 14.00 – 15.00 )

 

Pelin Saydam ( 31 Ocak – 7 Şubat, 14.00 – 15.00 )

 

Haldun Açıksözlü (1 Şubat Pazar, 16.00 – 17.00 )

 

Rıfat Batur ( 6 Şubat Cuma, 18.00 – 19.00 )

 

Aydın Arif ( 7-8 Şubat, 14.00 – 15.00 )

 
 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Elif Şafak Ataşehirli Öğrencilerle Buluştu

"Benim için yazı ve kitaplara olan aşkım 8 yaşında başladı” diyen Elif Şafak, “Ama o zamanlar düşüncem yazar olmak değildi. Böyle bir ihtimal olduğunu bilmiyordum. Çünkü etrafımda yazar olanlar yoktu. Bir insanın ömür boyu kendini yazıya adayacağını düşünmüyordum." dedi.

Söyleşide öğrenciler merak ettikleri soruları sorma ve Şafak’a kitaplarını imzalatma fırsatı buldu. Okul Yönetimi tarafından, yazar Elif Şafak’a plaket ve çiçek verildi.

 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Michell Obama’nın Koku Uzmanı Kitap Çıkardı

Dünyanın sayılı koku uzmanlarından biri olan Bihter Türkan Ergül, Hollywood starları, dünya liderleri, sanat ve siyaset camiasının en çok bilinen yüzleri için kişiye özel tasarladığı eşsiz kokularıyla tanınıyor. Ergül’ün tasarladığı kokulardan birini kullananlar arasında Michelle Obama da var.
 
“Mis Kokulu” onun altı yaşından beri süregelen üstün koku alma yeteneğinin etkisiyle okurlarına sunduğu bir eser… Kokunun tarihçesinden, çok farklı kullanım amaçlarından ve koklamanın insan üzerindeki gücünden bahseden kitaptan burnunuzu ayıramayacaksınız!

Çevrenizi etkilemek için "Mis Kokulu"nun sayfalarında kaybolun…

Düğün

Şair Yazar Gültekin Emre Varlık Dergisi’nin Temmuz sayısında “Şiir Günlüğü” köşesinde şöyle diyor:

“Böyle bir sergi kataloğunu ne gördüm ne de duydum: DÜĞÜN (Tem Sanat  Galerisi, 2014) daha önce örneğine rastlamadığımız öncü bir çalışma. Çarpıcı, etkileyici, şaşırtıcı: Şiir-resim-heykel.

Özdemir İnce, “Düğün Evi” yazısında, önsöz, “Ressamın bir şiir metnine bakarak yaptığı resim, şiirden resme, sözcükten resim elemanlarına ve bu elemanlar aracılığıyla yaptığı bir çeviri (tercüme) değildir. Peki nedir? Elbette resimdir ve bir çeviri değildir,” diyor şiirlerin resimlenmesine. Tem Sanat Galerisi’nin sahibi Besi Cecan, şiir, resim ve heykelle yoğrulmuş ömründe, uzun yıllar hayalini kurduğu bir düşünü gerçekleştirmiş bu sergi ve katalogla.”

“Otuza bir kala, yeni bir sergi, yeni bir kitap.. seneler boyu gelişen tutkularımı hem bir araya getiriyor, hem de özetliyor. Son beş altı senedir şiir de hayatıma girdi.. İki sene evvel, beni  zenginleştiren, içine girdikçe, bana yeni heyecanlar tattıran şiiri, bugüne kadar, yaşamıma büyük renk katan resim ve heykelle bir araya getirmeye karar verdim.“ Düğün kitabında ise Tem’in sanatsever sahibi Besi Cecan, bu zor ve bir o kadar da zevkli serüvene girmesini böyle açıklıyor. Çok uzun bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bu serginin ayrıcalıklarından birisi de, Cecan’ın, bu çalışmayı başlatırken sanatçılara gerek konuda, gerekse yapıt sayısında tam bir özgürlük tanıması. Dolayısıyla sizi çok özel bir sergi ve kitap bekliyor.

Bu alışılmadık sergide şiirin dünyasıyla görsel sanatların dünyası birleşiyor. Bir şiirin içeriği, müzikalitesi, size sunduğu renkler ve onu yazan insanın varlığı, kısacası bir sayfada erişilen büyük zenginliğin görsellikteki yansımasına tanık olmaktayız. Şairlerin farklılığı, düşünsel ve imgesel dünyalarıyla, sanatçıların buna yaklaşımındaki farklılık bu serginin çeşitliliğini ortaya çıkarıyor. Bir şiirdeki ne ve nasıl soruları bu yapıtlarda değişik yanıtlar alıyorlar. Bazen doğrudan bir görsel yorumlama olduğu gibi bazen de ileri bir soyutlama farkediliyor. Kimi zaman birbirlerine çok yaklaştıkları gibi, bazen de mesafeli olarak selamlaşıyorlar.

Yeryüzünün neresinde olursak olalım insanlara en çabuk dille erişebiliriz. Düşünecek olursak bu denli soyut bir oluşum aynı zamanda böylesine pratik bir işlevi yerine getirebiliyor. İşte dilin inanılmazlığı onun bu gücünde yatar. Görsel sanatlar ise kullanılabilir olmaktan çok sanatsal ağırlıklarıyla bize ulaşır, bizi insanlığımıza yaklaştırır. Şiirin gücü ise bu her iki özelliği de kendinde barındırmasındadır. Onu her an, her yerde okuyabilir, düşüncenizde taşıyabilir veya bir başkasıyla paylaşabilirsiniz. Özgün, kristalize olmuş haliyle de aynı zamanda bir heykel, bir resimdir şiir.

“Düğün” sergisinde, şiir, resim, heykel beraberliğinde oluşan bir dünya çıkıyor karşımıza. Bunların, bu olayda nerede devreye girip çıktığını irdeleyemeyiz. Çünkü onlar birbirlerinin içinde erirken, düşünce onları yönetip yönlendirir, onlar da düşünceyi çoğaltırlar. Neticede, birbirini besleyen farklı disiplinler, bu yapıtlarda, bizi serüvenin sanki sonsuzluğa dek sürüp gideceğine inandırır; kendiliğinden ortaya çıkan müzikalitesine ortak eder. Sanatçının şiirden etkileşiminde -ki yarattığı bu serginin ana fikri o- şiirdeki içerik, imgesellik yanında dilin yarattığı müzik de çok önemlidir. Hatta bu noktada olayı, resmi yazmak veya şiiri boyamak diye de tanımlayabiliriz. İşte bu sergideki yapıtlar böyle bir etkileşimin somutlaşmış halidir.

Bu önemli sergiyi galeride izleme olanağı bulamayanlar, Tem Sanat Galerisi'nin www.temartgallery.com adresinde devamlı güncel tutulan sayfalarında sergiye, galeri sanatçılarına ve geçmiş sergi arşivlerine  ulaşabilirler. 

 
Valikonağı Cad., Prof. Dr. Orhan Ersek Sok. 14, Nişantaşı, 34365 İstanbul

CNR Kitap Fuarı’nda Yazarlar Büyük İlgi Gördü

Kitapseverler stantlar önünde uzun kuyruklar oluşturdu.  Fuarda kitap satışının yanında çok sayıda etkinlikler de düzenleniyor. Sahip olduğu bilgi birikimiyle sosyal paylaşım sitelerinde farklı ve eğlenceli bir popüler kültür simgesine dönüşen ünlü tarih profesörü İlber Ortaylı da CNR Kitap Fuarı’na katıldı. Yayınlanmış kitaplarını okuyucuları için imzalayan Ortaylı’nın fuarda verdiği tarih sohbetleri konulu konferansı da yoğun ilgi gördü.
 
Fuarın bir başka ilgi çeken ismi de Prof. Dr. Zekeriya Beyaz oldu. Beyaz, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) standında, kitaplarını imzalayarak, okuyucuları ile buluştu.
Mine G. Kırıkkanat, Kırmızı Kedi standında, son kitabı Bir Hristiyan Masalı'nı okuyucuları için imzaladı. Kırmızı Kedi standında Mustafa Mutlu ve Serkan Ocak da kitaplarını imzalayarak okurlara sundular. Erdal Sarızeybek, Sarızeybek  Yayınları standında okurlarla buluşarak, Cemaat ve Barzani isimli kitabını imzaladı ve konferans verdi.
 
Hulki Cevizoğlu da CNR Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşarak kitaplarını imzaladı.
 
Fuarda çocuklar için özel olarak tasarlanan bir bölümde çocuk kitapları sergilenirken küçük ziyaretçilerin zaman geçirebileceği oyun alanları da oluşturuldu. Çocuk özel bölümde sunulan çocuk tiyatrosu ve dijital oyun gibi etkinliklerin yanı sıra görme engelli çocuklar için kitap dinleme alanları da çocukları sevindirdi.
Fuar, 09 Mart 2014 tarihine kadar devam edecek. Bugün ve önümüzdeki günlerde Arif Arslan, Ayşe Kulin, Ataol Behramoğlu, Şule Perinçek, Can Bonomo, Nasuh Mahruki, Ediz Hun, Fikri Sağlar, Koray Avcı Çakman, İhsan Eliaçık, İhsan Keskin, Erkan İşleri, Siber Erarslan ve daha birçok yazar okurlarıyla buluşacak.

Haydi Çocuklar Kitap Şenliğine

Yer: Kozyatağı Kültür Merkezi  (Kozzy Avm 2. Kat)
 
Bayar Cad. Buket Sok. No:16/1 Kozyatağı
 
Bilgi için: 216 658 00 15 – 18
 
Resmi açılış töreni: 06 Şubat 2014 Saat:18.00
 
 
 

Ataşehir 2. Çocuk Kitapları Günleri Başladı

2. Çocuk Kitapları Günleri’nin açılış kokteyli, 05 Aralık Perşembe günü yapıldı. Etkinliğin açılış kurdelesini kesen Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Hışman, çocuklara daha çok okumaları tavsiyesinde bulunarak onlardan bunun için söz aldı. Çocuk Kitapları Günleri’nin ilk gününde iki yazar için imza günü düzenlendi. Yalvaç Ural, “Bir Gök Dolusu Güvercin” ve “Kulağımdaki Küçük Çan”, Burcu Aktaş ise “Durmayalım Düşeriz” ve “Çarpık Ev” adlı kitaplarını çocuklar için imzaladı.

“2. Çocuk Kitap Günleri”ne; Altın Kitaplar Yayınevi, Aspendos Yayınevi, Bilfen Yayıncılık, Bu Yayınları, Can Yayınları, Doğan Egmont Yayıncılık, Engin Yayıncılık, Epsilon Yayınevi, Günışığı Kitaplığı, İş Bankası Kültür Yayınları, Koza Yayınları, Mavibulut Yayınları, National Geographic Kids, Nemesis Yayınları, NTV Yayınları, 02 Yayınları, Pegasus Yayınları, Redhouse Yayınları, Remzi Kitapevi, Timaş Yayınları, Tudem Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları katılıyor.

Yazarlar ve imza günleri:

Birsen Ekim Özen, 7 Aralık Cumartesi, saat:13.00, İmza, Timaş

Halit Kıvanç, 8 Aralık Pazar, saat:13.00, imza, NTV

Nur İçözü, 8 Aralık Pazar, saat: 15.00, imza, Altın Kitaplar

Sinan Gürdağcık, 8 Aralık Pazar, saat: 16.00, imza, Bilfen

 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Ataşehirli Çocuklar Kitaplarla Buluşuyor

“2. Çocuk Kitap Günleri”ne; Altın Kitaplar Yayınevi, Aspendos Yayınevi, Bilfen Yayıncılık, Bu Yayınları, Can Yayınları, Doğan Egmont Yayıncılık, Engin Yayıncılık, Epsilon Yayınevi, Günışığı Kitaplığı, İş Bankası Kültür Yayınları, Koza Yayınları, Mavibulut Yayınları, National Geographic Kids, Nemesis Yayınları, NTV Yayınları, 02 Yayınları, Pegasus Yayınları, Redhouse Yayınları, Remzi Kitapevi, Timaş Yayınları, Tudem Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları katılacak.

Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Yesin de Büyüsün Raflarda Büyük Bir Eksikliği Doldurdu

Tavsiye ederiz. D&R, Remzi Kitabevi ve ilgili markaların sanal mağazalarından Yesin de Büyüsün'e ulaşabilirsiniz.
 
 

Bir Kitap Getirin Konseri İzleyin

Acıbadem Üniversitesi öğretim üyelerinden kurulu Acıbadem Müzik Topluluğu,  “Kitaplar Müziğe Müzik Geleceğe Dönüşüyor”  isimli sosyal sorumluluk projesi kapsamında, Anadolu’nun yoksul köy ve kasabalarındaki çocukların kitaplara kavuşması için bir dizi konser vermeye hazırlanıyor. İlk konser 5 Temmuz’da, Cadde Bostan Kültür Merkezi’nde. Konseri izlemek isteyenlerin bağışlamak üzere 1 kitap getirmesi yeterli… Toplanan kitaplar ihtiyacı olan okulların öğrencilerine gönderilecek.

 “Bir Işık da Siz Yakarak Projeye Katkıda Bulunun” sloganıyla yola çıkan topluluk, Anadolu’da bulunan okul kütüphanelerine katkıda bulunmak amacıyla İstanbul’dan sonra İzmir, Ankara, Antalya ve Adana olmak üzere Türkiye çapında 5 ilde konser verecek. 

Öğretim üyeleri kendi bestelerini seslendirecek
Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İrfan Güney, Acıbadem Üniversitesi Öğretim Üyesi, ASEGEM Müdürü Prof. Dr. Mert Ülgen, yine aynı üniversitenin Halkla İlişkiler ve Tanıtım Koordinatörü Burcu Baletin ve Hemşire Duygu Yalçınkaya’dan oluşan topluluğa Eşlik Orkestrası eşlik edecek.

Özgün bestelerle seyircilerin karşısına çıkacak topluluk, söz ve müziği Prof. Dr. İrfan Güney tarafından yazılan on beş eseri seslendirecek. Konserin sunuculuğunu tiyatro sanatçısı ve Acıbadem Üniversitesi Öğretim Görevlisi Rezzan Rezzan Akçatepe yapacak.

“Kitaplar Müziğe Müzik Geleceğe Dönüşüyor” isimli proje, Acıbadem Üniversitesi’nin 2009 yılından bu yana sürdürdüğü “Bir ışık da Acıbadem’den” isimli sosyal sorumluluk projesinden ilham alınarak hayata geçirildi. Acıbadem Üniversitesi “Bir ışık da Acıbadem” projesi kapsamında; 2009 yılında Urfa Viranşehir Mustafa Kemal İlköğretim Okulu ve Kozan Adana Fen Lisesi’ne, 2010 yılında Sakarya Hendek ilçesinde bulunan Yeni Yüzyıl ilköğretim Okulu’na, 2011 yılında Van depremzedelerine 2012 yılında Mardin İkisu İlköğretim Okulu’na kitap yardımında bulundu.

KONSER BİLGİLERİ
Tarih: 5 Temmuz 2013 Cuma
Saat : 20.30
Yer   : Caddebostan Kültür Merkezi

Çocuğunuz Tatili Eğlenerek ve Öğrenerek Geçirsin

Karne kişilik ve zeka göstergesi değil
 
Çocuklar bir yıllık sürenin sonunda hazırlanma, motivasyon ve organizasyon eksikliği gibi nedenlerle iyi bir karne getirememiş olabilir. Öğrencinin karnesinde zayıf notların olmasını, kişilik ve zeka göstergesi olarak değerlendirmek son derece yanlıştır. Anne babalar başarısızlığa üzülmek ve çocuklarını kırmak yerine, yazın onunla birlikte neler yapabileceklerini planlamalıdır.

Çocuğunuzla başarının anahtarlarını konuşun

 
Ebeveynler çocuğun karnesine baktığında eğer notlarda zayıflıklar görüyorsa mutlaka çocukları ile başarısızlığının nedenlerinin neler olabileceğini konuşmalı ve çözümleri beraberce düşünmelidir. Veliler çocuklarına onu anladıklarını hissettirmelidir. Karnesindeki kötü notlar nedeniyle çocuklar tehdit edilmemeli ve azarlanmamalıdır. Bunun yerine yeni yıl için nasıl daha başarılı olunabileceği konuşulmalıdır. Bu tutum çocuğu psikolojik olarak destekler ve anne babaya güvenerek iletişiminin de güçlenmesini sağlar.

Başarısızlığının sebepleri neler olabilir?

•Ebeveynlerin çocuklarına olan eleştirel, tehditkar, aşırı beklentili tutumları, çocuğun başarısını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

•Ebeveynler arasındaki çatışmalı durumlara çocuğun şahit olması, sorunları çocuk ile paylaşma ve onu taraf olmaya zorlama gibi tutumlar çocuğun psikolojik dengesini bozabilmektedir.

•Kardeş kıskançlığı, ev değişikliği gibi durumlarda da çocuğun kafası karışabilir. Okulda öğretmen ile ilgili, arkadaşlarla ilgili sorunlar olduğunda ve çocuk baş edemediğini hissettiğinde çocuğun akademik başarısı düşebilir.

•Çocuğun evde nerede, ne şekilde çalıştığı yani çalışma ortamı önemlidir. Boş ve düzenli bir masa, bilgisayar ve televizyonun olmadığı koşullar gerekmektedir. Bu koşulların sağlanamadığı durumlarda bazı çocukların başarısı düşebilmektedir.

•Çocuğun hangi saatlerde ders çalıştığı, mola verdiği ya da yattığı anne baba tarafından bilinmelidir. Okul, çocuğun kendine ait alanıdır. Öğrenme çocuğa aittir. Bazı ebeveynler evde de sanki okuldaymış gibi davranırlar; bu durumda okul alanı ailesel alanı içine almıştır.

•Çocuğun kapasitesi iyi olsa da kafası karışık, endişeli ise dikkati dağılır ve derse konsantre olamayabilir. Depresif bir ruh hali olduğu dönemde sürekli yorgun, uykulu, isteksiz olabilir ya da hiperaktif bir çocuk çok uzun süre ara vermeden dersi takip edemeyebilir.

•Öğrenme bozukluğu yaşayan çocuk geç öğrenir, harf karıştırabilir; okuma ve yazma konusunda güçlükler yaşayabilir ya da bunların dışında çocuğun işitme-görme gibi fizyolojik bir rahatsızlığı bulunabilir.

Yaz tatilini en iyi şekilde değerlendirmek elinizde

Tatilde çocuklar için mutlaka zaman ayırılmalıdır. Kaliteli vakit geçirmek için çocuklarla çeşitli oyunlar oynanmalıdır. Oyun, çocuk ile anne baba arasındaki iletişimin temel taşıdır. Birlikte vakit geçirebilecek sinema, tiyatro, yemek gibi etkinlikler planlanabilir. Anne babalar çocukların arkadaşlarıyla vakit geçirebileceği etkinlikler organize edebilir. Çocuğun tatilde arkadaşlarıyla ders ortamından uzak, eğlenceli zaman geçirmesi motivasyonunun artması için çok önemlidir.

Çocuğunuzla iyi bir iletişim için 7 önemli kural
 
•Anne baba kendi tutumlarına yönelik içsel bir değerlendirme yapabilmelidir.

•Aile çocukla oyunlar oynamalıdır. Çocuklar spor ve sanatsal faaliyetlere yönlendirilmelidir.

•Anne babalar yeri geldiğinde çocukları başarılarından dolayı övmeli, ona duydukları güveni göstermelidir.

•Çocuk diğer arkadaşlarının başarısı ya da kardeşleri ile kıyaslanmamalıdır. Her çocuk fiziksel, sosyal, zihinsel gelişimi ile ayrı bir bireydir.

•Ebeveyni tarafından onaylanan, desteklenen çocuk daha çabalı ve başarılı olmaya gayret gösterecektir.

•Çocuk için gerekirse verimli ders çalışma teknikleri konusunda destek alması sağlanmalıdır.  Psikolojik destek almaktan da kaçınılmamalıdır.

Ebru Şallı Ataşehir’de

Hayatınızın değerini keşfedin

“Tebrikler! Çok net başka bir şey söylemem mümkün değil. Hızlı okuma rekoru kırmış olabilirim. Bu kadar duygu yüklü, bu kadar gerçekleri gözler önüne serebilen, hâlâ umut olabileceğine dair bu kadar mesaj bir arada nasıl verilir? Gerçekten tebrikler.” Filiz Şahin DPT yönetim kurulu başkanı.
İşte aynen böyle olmuştu, kitabı elime alır almaz beni dünyasına almıştı. Ön yüzünde bir ibare daha dikkatimi çekti sonra; “ Dünyada ilk kez kitap iade garantisi.” yazıyordu. Dünyada daha büyük bir öz güven cümlesi olabilir miydi?
Avcunuzdaki kelebek; Size yaşadığınız hayatı değiştirmeyi, mükemmele ulaşmayı göstermiyor. Bunu size kimsenin gösteremeyeceğini hayatta yalnızca kendi kendinize yardım edebileceğinizi gösteriyor ve bunu yaparken, yalnızca hayatta karşımıza çıkan örneklerden yararlanıyor. Özel matematik hesapları ve bilimsel konuşmalar yerine gerçeği kullanıyor, deneymişsiniz gibi hissetmiyorsunuz. Yaşınız kaç olursa olsun başucunuzda durması gereken çok değerli bir kitap.

Kahve Dünyası ve Can Yayınları Kahve ile Edebiyat Keyfini Aynı Çatı Altında Buluşturuyor

Gabriel Garcia Marquez’den Susanna Tamaro’ya, Paulo Coelho’dan Albert Camus’a, Franz Kafka’dan Milan Kundera’ya kadar yüzlerce unutulmaz eser, Kahve Dünyası mağazalarındaki Can Yayınları raflarında kitapseverlerle buluşacak.

Türkiye’nin kahve kültürüne yön veren Kahve Dünyası mağazaları, Can Yayınları ile gerçekleştirilecek yazar buluşmaları, imza günleri gibi etkinlikler ile edebiyat sohbetlerinin de adresi olacak…

Kahve Dünyası’nda artık kahve siparişinizi “bir kahve, bir de kitap” olarak verebilirsiniz…

Para Nette Kitap + CD

İlk online kazancınız az da olsa hayatınızda büyük bir dönüm noktası olacaktır. Eğer bir kere yapabilirseniz, tekrar edebilirsiniz, arttırabilirsiniz. Tüm yolculuklar ufak bir adımla başlar.
 
Sihirli bir formül beklemeyin. İnternetten para kazanmak için de çalışmak lazım. Belli bir seviyeye geldikten sonra ise günde sadece 1-2 saat çalışarak, internet işlerinizi, dilediğiniz yerden yürütebilirsiniz.
 
Nasıl mı? İnternetin en değerli ürününün ne olduğunu öğrenerek…
 
Ülkemizde gerçekten de para nette!
 
ISBN 978-605-63664-0-6
  
 
CD’nin İçerisinde Ne Var?
 
Hiç tecrübesi, teknik bilgisi olmayan kişiler için sıfırdan internet sitesi yapmak ile ilgili videolar var. Hem de sadece bir internet sitesi değil ileride para kazanabileceğiniz bir internet sitesi… Videolar sayesinde ilk başta sitenizin iskeletini yapacak, sonrasında içerisini dolduracak, farklılaştıracak ve para kazanması için neler yapılması gerektiğini öğreneceksiniz.
 
Kitap ve CD bir bütündür. Sizlere tavsiyemiz ilk önce kitabı okumanız sonrasında yanında gelen CD’yi ilk önce baştan sona durdurmadan izleyerek, genel bir fikir edinmeniz. En son olarak ertelemeden, üşenmeden, vazgeçmeden hemen internet sitenizi yapmaya başlamanız. Bu aşamada videoları tekrar bu sefer durdura durdura, kendinizde gösterilenleri uygulayarak izleyiniz.

Yazar Nemika Tuğcu, Ataşehir’li Çocuklarla Buluştu

Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Hışman, Yazar Nemika Tuğcu’ya konuşmasına başlamadan önce çiçek sunarken, ünlü Yazar Kemalettin Tuğcu’nun da yeğeni olan Nemika Tuğcu, kitaplarını daha önceden okuyan çocukların sorduğu sorularını yanıtladı.

14 Şubat’ın sadece Sevgililer Günü olarak hatırlandığını belirten yazar Nemika Tuğcu, bugünün aynı zamanda Dünya Öykü Günü ve Dünya Kitap Değişim Günü olduğunu söyledi. 

Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Para Nette Kitap Çıktı

Dünya Roman Kahramanları 21 Aralıkta İstanbul Maltepe Üniversitesinde Buluşuyor

Bu anlamda; Bulgaristan, Romanya, Kosova, Karadağ, Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, Arnavutluk ve Hırvatistan’ın Kültür Bakanları, bu ülkelerin ünlü romancıları, eleştirmenleri ve gazetecileri Türkiye’ye davet edildi. 
 
Festivalimize katılarak kendi ülke edebiyatlarını ve kendi roman kahramanlarını anlatacak olan konuk yazarlar arasında; Arnavutluk’tan Entela Kasi ve Sadık Bejko, Bulgaristan’dan Theodora Dimitrova Dimova, Karadağ’dan Olivera Kujundžić ve Slobodan Vukanović, Kosova’dan Defrim Gashi, Adem Demaçi, ibrahim Kadriu ve Bınak Kelmendi, Makedonya’dan Paskal Gilevski, Eftim Kletnikov ve Blazhe Minevski, Romanya’dan Gabriela Florica Adamesteanu ve Ion Bogdan Lefter, Sırbistan’dan Ljiljana Šop, Ljubica Arsić ve Gordana Cirjanic, Yunanistan’dan Dimitrios Mamaloukas, Athanasios Cheimonas ve Sebnem Hristakopulos bulunmaktadır.

Türk edebiyatının en önemli romancılarından Adalet Ağaoğlu, festivalimize onur konuğu olarak katılacaktır.

Projeyle; dünyanın çeşitli dillerinde yazılan romanların yazarları etkinliklere konuk edilip edebiyat aracılığı ile uzun vadede kültürler arası işbirliğinin sağlanması hedefleniyor. Ayrıca dünyanın ve ülkemizin çeşitli yazar ve yazar örgütleri bir araya gelerek edebiyat sosyolojisi ve edebiyat tarihine ölçülemeyecek katkılar sunacağı düşünülmektedir.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ve 9 Balkan ülkesinin kültür bakanlarının da katılımının beklendiği açılış töreni ve basın toplantısı 21 Aralık 2012 Cuma günü saat 10:00’da Maltepe Üniversitesi Dr. Reşit Galip Salonu’nda gerçekleşecektir.

Telefon: 0216 626 10 50 Dahili: 2024 ve 2025

 
www.21aralik.com
 
www.facebook.com/december21aralik
 
 
 
PROGRAM AKIŞI

 
1.GÜN 21 ARALIK 2012 CUMA

MALTEPE ÜNİVERSİTESİ DR. REŞİT GALİP SALONU
   
10:00    AÇILIŞ
   
10:10    PROTOKOL KONUŞMALARI
   
11:00    BAKANLARIN ORTAK BİLDİRİSİ
   
11:15    ÜLKE BAKANLARININ KONUŞMALARI
   
13:00    ÖĞLE YEMEĞİ
   
14:00    ONUR YAZARI
Adalet Ağaoğlu
   
15:00    KONUK YAZARLARIN SUNUMLARI
Sizin Roman Kahramanınız Kim?
   
19:00    KAPANIŞ
   
Tüm gün boyunca    3D İLLÜSTRASYON SERGİSİ
   
MALTEPE ÜNİVERSİTESİ MARMA KONGRE MERKEZİ
   
19:30    AKŞAM YEMEĞİ
Konuk Bakanlar, Yazarlar ve Medya Katılımıyla
“Sevdalinka” Müzik Grubu Balkan Şarkıları eşliğinde

 
 
2. GÜN 22 ARALIK 2012 CUMARTESİ

KADIKÖY – BAHARİYE CADDESİ
12:00    BAHARİYE CADDESİ YÜRÜYÜŞÜ
Balkan Ülkeleri Kültür Bakanları
Konuk Yazarlar ve Ünlü Roman Karakterlerinin Eşliğinde
   
12:30    ÖĞLE YEMEĞİ
   
MALTEPE ÜNİVERSİTESİ ADNAN SAYGUN SALONU
14:30    “TÜRK EDEBİYATINDA ÇOCUK ROMAN KAHRAMANLARI”
Gülsüm Cengiz – Necdet Neydim – Tülin Tankut
   
15:00    ÖZEL ALEV OKULLARI TİYATRO GÖSTERİSİ
   
15:45    ARA
   
16:00    ZONGULDAK MEHMET ÇELİKEL LİSESİ TİYATRO GÖSTERİSİ
   
17:00    KAPANIŞ
19:00    AKŞAM YEMEĞİ

Kitap Fuarı Dolup Taşıyor Okuma Oranları Değişmiyor

Okuma alışkanlığı okul eğitiminden çok daha önce ebeveynlerin yönlendirmesi ile başlıyor. Okuma alışkanlığı çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde oldukça önem taşıyor. Doğru kitap alışkanlığı edinen çocuğun hayal gücü gelişiyor, dil gelişimi destekleniyor, kendi doğru biçimde ifade edebilme yetisini kazanıyor, düzenli ve planlı olmayı öğreniyor.
 
Anabilim Eğitim Kurumları’ndan Okuma Alışkanlığı Kazandırmak İçin Özel Program
 
Anabilim Eğitim Kurumları İcra Kurulu Başkanı Serkan Kılıç “ İngiltere ve Fransa’da düzenli okuma alışkanlığı oranı %21 iken Türkiye’de bu oranın %0.01 olması aradaki uçurumu çok net gösteriyor. Anabilim Eğitim Kurumları olarak Anaokulundan-Lise dönemine kadar öğrencilerimize özel okuma saati uygulaması vererek bu bilinci aşılamak için elimizden geleni yapıyoruz. Öğretmenlerimizin kontrolü ile öğrencilerimiz güne okuma saati ile başlıyor. 20 dakikalık özel okuma saatinin ardından, günlük eğitimlerine devam ediyorlar. Bu çalışma sonucunda yaptığımız araştırmalarda  gördük ki geçtiğimiz yıldan bu yana okulumuzda eğitim gören öğrencilerin düzenli kitap okuma alışkanlığı %15 den %21,5’lere çıktı. 

Ataşehir’de Çocuk Kitapları Günleri Başladı

“1. Çocuk Kitapları Günleri” Carrefour İçerenköy Alışveriş Merkezi’nde hazırlanan standlar ve okullarda düzenlenen söyleşiler ile 25 Kasım tarihine kadar sürecek. Çocuklarda kitap okuma sevgisini arttırmak için düzenlenen etkinliğe yayınevleri ve çocuk kitabı yazarları katılıyor. İmza günlerinin de yapılacağı etkinlikte yazarlar, Ataşehir’de bulunan bazı okullara giderek söyleşiler düzenleyecek ve öğrenciler için kitaplarını imzalayacak.

“1. Çocuk Kitap Günleri”ne, çocuk kitabı yazarlarından; Henri Benazus, Sevgi Tanrısever, Pekcan Türkeş, D. Ali Gültekin, Aydoğan Yavaşlı, Derman Bayladı, Çiğdem Gündeş, Aydın Arif, Pekcan Koşar ve Ayşen İnci katıldı.

Etkinliğe katılan kitapevleri ise; Remzi Kitapevi, İş Bankası Yayınları, Biz Yayınları, Okuryazar Yayınları, Kültür Yayınları, Şirinler Yayınları, Tudem Yayınları, Turuncu Yayınları, Uçan Balık Yayınları, Blok Test Yayınları, Desen Yayınları, Mavi Yunus Yayınları, İyi Fikir Yayınları, Koca Yayınları, Karaca Yayınları, O2 Yayınları, Redhouse Yayınları, Topp Yayınları, Yapı Kredi – Deste Yayınları, Günışığı Kitaplığı, NTV Yayınları, National Geographic Kids, Cumhuriyet Kitapları, Bulut Yayınları, Bu Yayınevi, Altın Kitaplar Yayınları, Can Yayınları, Çizmeli Kedi Yayınları, Bizim Kitaplar Yayınları.

Aydoğan Yavaşlı, Çiğdem Gündeş ve Ayşen İnci etkinliğin ilk gününde okullarda söyleşide bulunurken, Yazar Pekcan Türkeş, Mustafa Öncel ilkokulu’nda 23 Kasım Cuma günü saat 11.00 ve 12.00 arasında, Yazar D. Ali Gültekin, Ş.Ö.Mehmet Fidan İlkokulu’nda 23 Kasım Cuma günü saat 13.00 ve 14.00 arasında, Yazar Aydın Arif ise Kanuni Sultan Süleyman İlkokulu’nda 23 Kasım Cuma günü saat 15.00 ve 16.00 arasında söyleşide bulunacak.
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

Ataşehir Belediyesi 1. Çocuk Kitapları Günleri

22-25 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek 1. Çocuk Kitapları Günleri’ne yayınevleri ve çocuk kitapları yazarları katılacak. İmza günlerinin de düzenleneceği etkinlikte yazarlar, Ataşehir’de bulunan bazı  okullara giderek söyleşiler düzenleyecek ve öğrenciler için kitaplarını imzalayacaklar.
 
Ataşehir Belediyesi “1. Çocuk Kitapları Günleri” Carrefour İçerenköy Alışveriş Merkezi’nde 10:00-22:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
 
“1. Çocuk Kitap Günleri”ne katılacak yayınevleri, yazarlar ve etkinlik programı şöyledir:

YAYINEVLERİ:

 
Remzi Kitapevi, İş Bankası Yayınları, Biz Yayınları, Okuryazar Yayınları, Kültür Yayınları, Şirinler Yayınları, Tudem Yayınları, Turuncu Yayınları, Uçan Balık Yayınları, Blok Test Yayınları, Desen Yayınları, Mavi Yunus Yayınları, İyi Fikir Yayınları, Koca Yayınları, Karaca Yayınları, O2 Yayınları, Redhouse Yayınları, Topp Yayınları, Yapı Kredi – Deste Yayınları, Günışığı Kitaplığı, NTV Yayınları, National Geographic Kids, Cumhuriyet Kitapları, Bulut Yayınları, Bu Yayınevi, Altın Kitaplar Yayınları, Can Yayınları, Çizmeli Kedi Yayınları, Bizim Kitaplar Yayınları.

YAZARLAR:

 
Henri Benazus, Sevgi Tanrısever, Pekcan Türkeş, D. Ali Gültekin, Aydoğan Yavaşlı, Derman Bayladı, Çiğdem Gündeş, Aydın Arif, Pekcan Koşar, Ayşen İnci.

SÖYLEŞİ PROGRAMLARI:

Yazar            Okul                    Gün            Saat
Aydoğan Yavaşlı    İhsan Kurşunoğlu İlkokulu        22 Kasım Perşembe    10.00-11.00
Çiğdem Gündeş    Akşemsettin İlkokulu            22 Kasım Perşembe    14.00- 15.00
Ayşen İnci        Yayha Kemal Beyatlı Ortaokulu    22 Kasım Perşembe    15.00- 16.00
Pekcan Türkeş        Mustafa Öncel İlkokulu        23 Kasım Cuma    11.00-12.00
D. Ali Gültekin        Ş.Ö. Mehmet Fidan İlkokulu        23 Kasım Cuma    13.00-14.00
Aydın Arif        Kanuni Sultan Süleyman İlkokulu    23 Kasım Cuma    15.00- 16.00

 
 
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi

TTNET ile Kitaplar Parmaklarınızın Ucunda

TTNET Kitap platformu ile TTNET müşterisi olmaksızın www.ttnetkitap.com sitesinden edebiyat dünyasının en çok satan kitaplarından dünya klasiklerine, çocuk ve okul kitaplarından kültür-sanat yayınlarına kadar binlerce kitaba anında ulaşmak ve hemen okumaya başlamak mümkün. Okurlar, satın aldıkları kitapları kullandıkları 5 ayrı cihaza yükleyerek okuyabilecek.

TTNET Kitap okurları, aldıkları kitaplardaki istedikleri cümlelerin altını çizip, diledikleri sayfaya notlar alabilecek. Ayrıca kitaplardan beğendikleri bölümleri sosyal ağlar üzerinden arkadaşlarıyla paylaşabilecekler. Cep telefonu ya da tabletinde kendi gezici kütüphanesini kuran okurlar, istedikleri yerden istedikleri zamanda kitaplarına ulaşabilecek. TTNET Kitap’taki eserlere platforma üye olan herkes kredi kartı ödemesiyle ulaşabilecek. TTNET müşterileri ise satın aldıkları kitapları ADSL faturaları üzerinden pratik ve güvenli olarak ödeme yapabilecek.

İlker Koçak: TTNET, kitapseverlere yeni bir okuma deneyimi sunuyor

Düzenlenen toplantıda, TTNET Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı İlker Koçak, TTNET’li olma şartı aranmaksızın tüm okurlara yeni bir okuma deneyimi sunduklarını söyledi. Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü: “100’ün üzerinde yayıneviyle anlaşma yaparak hayata geçirdiğimiz TTNET Kitap platformu,kitapları e-içerik olarak online satışla kitapseverlere sunuyor. Yayınevleriyle yaptığımız anlaşmalar doğrultusunda TTNET Kitap’a sürekli yeni kitaplar eklemeyi hedefliyoruz.”

Şahin Şen: Teknoloji üreten TTNET kitapseverlerin de hayatını kolaylaştırıyor

TTNET Teknolojiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Şahin Şen toplantıda yaptığı konuşmada TTNET’in güçlü teknolojik altyapısıyla hayatın pek çok alanına yönelik teknoloji platformları geliştirdiklerini belirtti. Şahin “Güçlü IT altyapımız sayesinde müşterilerimize bugüne kadar çok sayıda başarılı ürün ve hizmet sunduk. Yenilikçi televizyon platformumuz Tivibu, Playstore, TTNET Müzik ve bulut bilişim çözümlerimizden NETDİSK’in ardından şimdi de yepyeni bir teknoloji platformu olan TTNET Kitap’la kitapsever müşterilerimizin hayatını kolaylaştırmayı hedefliyoruz” dedi.

TTNET Kitap’ın avantajları

Mekandan bağımsız: TTNET Kitap sayesinde yurtiçi ya da yurtdışında nerede olursanız olun, istediğiniz kitapları indirebilir ve hemen okumaya başlayabilirsiniz.

Zamandan tasarruf: İstediğiniz kitabı almak için sadece arama yaparak satın almanız yeterli. Rafların arasında arayıp bulmak zorunda değilsiniz.

Taşıması kolay ve hep yanınızda: Cep telefonunuz veya tabletinizle birlikte yüzlerce kitabı yanınızda taşıyabilirsiniz.

Kolay Arama ve kişiselleştirme: Kitabınızın içinde aradığınız bir bilgiyi, sadece saniyeler içinde bulabilirsiniz., kendi okuma zevkinize göre yazı büyüklüğü ve metin biçimi ile oynayabilirsiniz

Güvenlik: TTNET İnternet faturasıyla güvenli bir şekilde alışverişini yapabilirsiniz

TTNET Hakkında

2006 yılında tüm Türkiye’yi internete bağlamak ve dünyayla tanıştırmak amacıyla kurulan TTNET, bugün kurumsal ve bireysel hizmetleriyle sektörde öncü rol oynayan,  müşterilerine bugünün ve geleceğin iletişim teknolojilerini sunan, iletişim ve eğlence şirketidir. İletişim teknolojilerinin üç temel bileşeni olan internet, televizyon ve telefonu birlikte sunan TTNET eğitim, eğlence, iletişim, güvenlik ve işletmelere özel ürünleriyle Türkiye’nin tüm iletişim ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Şirketin ürün portföyünde başta ADSL/VDSL 2-hızlı internet erişimi, fiber internet erişimi, WiFi kablosuz internet erişimi ve iPass işbirliği ile TTNET WiFi yurtdışı erişim hizmeti, G.SHDSL, Metro Ethernet, ATM ve Frame Relay internet erişim hizmetleri bulunmaktadır. TTNET; Avea işbirliği ile TTNET Mobil markası altında GSM ve 3G dahil tüm cep telefonu hizmetleri, TTNET Alo markası ile de bireysel müşterileri için sabit telefon erişimi sunmaktadır. TTNET ayrıca; sinema ve televizyonu taşınabilir hale getiren Tivibu Web ve ev ortamında TV ekranından ulaşılabilen IPTV hizmeti Tivibu Ev'i de Türkiye’de uygulamaya başlayarak bir ilke imza atmıştır.

İnternet erişim hizmetlerinin yanı sıra TTNET’in katma değerli servisleri arasında milyonlarca şarkıyı ücretsiz dinleme imkanı sunan TTNET Müzik ve dijital oyun platformu Playstore bulunmaktadır. TTNET Güvenlik kapsamında güvenli internet için birçok ürün ve servisi kullanıcılarına sunmaktadır. TTNET İşyerim Paketleri ile de işletmelerin ihtiyaçlarına özel ürün ve servisler geliştirmektedir.
 
Tek faturada; internet, TV, sabit ve mobil ses hizmetlerini müşterilerine sunan TTNET, Türkiye’de bir “ilk”i daha gerçekleştirerek “dörtlü servis” dönemini başlatan ilk iletişim ve eğlence şirketi olma kimliği kazanmıştır. 
 

“10 Trilyon Dolarlık Ödül”

2000 yılında Fortune 500 listesinde Çin’den 8, Hindistan’dan ise sadece 1 şirket yer alırken, 2010 yılında bu sayı Çin için 46 ve Hindistan için ise 8'e çıkmıştır. 2001 yılında Çin’de sadece 1, Hindistan’da ise 4 dolar milyarderi bulunurken, bugün Çin'in 115, Hindistan’ın 55 dolar milyarderi olduğu biliniyor.

BCG çalışmasında ve kitapta dikkat çeken önemli noktaların bazıları:

-Çin ve Hindistan’da son 10 yılda oluşan bu eşi benzeri görülmemiş ekonomik ilerleme hızla devam ederek, 2020 yılına gelindiğinde bu ülkelerde yaklaşık 1 milyar kişilik "orta sınıf" tüketici, diğer bir deyişle orta sınıf gelire sahip 320 milyon hane olacak.

 
-Bu iki pazarda tüketici harcamaları 2020 yılında, 2010'dakinin 3 katına çıkarak Çin’de yılda 6.2 trilyon dolara, Hindistan’da ise 3.6 trilyon dolara yükselecek.
 
-2009 yılında doğan Çinli ve Hintliler, 1960 yılında doğanlara kıyasla Çin’de 38, Hindistan’da ise 13 kat daha fazla tüketecekler.
 
-2015 yılında Çin, elektronik ticaret konusunda dünyanın en büyük pazarı haline gelecek ve 356 milyon Çinli internette 360 milyar dolardan fazla alışveriş harcaması yapacak.
 
-Çin, 2020 yılında 245 milyar dolarlık lüks harcamasıyla dünyanın bir numaralı lüks tüketim pazarı konumuna gelecek. 

BCG’nin araştırmasına göre, Çin ve Hindistan'daki tüketim harcamalarının önümüzdeki 12 ay içerisinde dikkat çekici bir hızla artması bekleniyor. Çinli tüketicilerin %39'u, Hint tüketicilerin ise %34’ü kaliteli ürüne daha fazla para harcamaya istekli iken, bu oran Amerika’da %18, Avrupa’da ise %16 seviyesinde bulunuyor.

 
BCG’nin 24.000 global tüketici üzerinde yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarının da yer aldığı kitap, Çinli ve Hint tüketicilerin gelecekteki harcama alışkanlıklarının detaylı bir analizini yapıyor ve bu ülkelerdeki tüketicilerle ilgili "kim bu insanlar", "ne alıyorlar", "neden alıyorlar", "nasıl düşünüyor ve alışveriş yapıyorlar" ve "ihtiyaçları ve zevkleri nasıl değişiyor" gibi temel sorulara cevap arıyor. BCG, iş dünyasının liderlerine küresel ve sürekli başarı için özellikle bu iki ülkeyi çok iyi anlayıp kucaklamayı öneriyor.

Kitapta üstünde durulan özel kavramların bazıları şu şekilde özetlenebilir:

 
"Paisa Vasool": Günümüzde tüketiciler paraları olsa da, bunu en doğru şekilde harcamak istemekte ve bu amaçla fiyatı ne olursa olsun aldıkları her şeyin kendilerine en fazla değeri sağlamasını arzu etmektedirler. Bu noktadan hareketle kitap, bir Hindistan terimi olan ve kalite, fiyat ve değer olarak kusursuz bir sentez sunan ürünlerle ilgili tüketiciler tarafından kullanılan "Paranın Karşılığı" anlamına gelen “Paisa Vasool"un günümüzde şirketler içerisinde nasıl oluşturulması gerektiğini de anlatmakta ve global rekabet içerisinde şirketler için önemli bir yaklaşım haline gelen bu kritik hususta pratik stratejiler önermekte.
 
"Boomerang etkisi": Asya pazarının bu şekilde büyümesi global piyasaların transformasyonunu etkiliyor ve yerel pazarlara da önemli bir değişim getiriyor. Çin ve Hindistan’da orta ve üst sınıfın yükselişi tüketim ürünleri için inanılmaz bir talep yaratarak gıda, gübre, bakır, çelik, pamuk, çimento, elektrik, gaz ve petrol gibi ticari mallarda dünya üzerinde bir fiyat artışına neden olması bekleniyor. Bunun neticesinde, ürün ve hizmetlerin fiyatlarının da artması bekleniyor. "Boomerang etkisi" adı verilen fiyat artışlarının özellikle Çin ve Hindistan’da yoksulluk seviyesinden orta sınıfa çıkan tüketicileri olumsuz anlamda etkilemesi beklenirken,Avrupalı ve Amerikalı tüketicilerin de bundan etkilenmesi beklenmekte.
 
"İvme zihniyeti":  Kitap, tüketicilerin yanında Çin ve Hindistan'da önde gelen iş dünyası liderlerinin ve girişimcilerin profiline de dikkat çekiyor. Bu girişimcileri hırslı, atak, agresif ve gerektiğinde adapte olabilen özellikleriyle tanımlıyor. Kurallarla ve planlarla değil, optimizmle, enerjiyle, kararlılıkla gelişmiş olan bu girişimcilerin sadece kendi ülkelerinde değil, global pazarlarda bugünün liderlerinin karşısında güçlü rakipler haline gelmesi bekleniyor.

“10 Trilyon $'lık Ödül” isimli kitap, Çin ve Hindistan'da oluşmakta olan muazzam pazardan pay alabilmek için şirketlerin yukarıda belirtilen ana gelişim faktörlerini göz önünde bulundurarak kapsamlı stratejiler geliştirmelerini öneriyor. 10 Trilyon $'lık ödül gerçek ve kazanılmayı bekliyor…

 
The Boston Consulting Group Hakkında
 
The Boston Consulting Group (BCG) küresel bir danışmanlık şirketi ve dünyanın yönetim stratejileri konusunda önde gelen fikir liderlerinden biridir. BCG, dünyanın bütün sektör ve bölgelerindeki lider şirketler ile, onların en yüksek katma değer yaratacakları fırsatları tanımlamak, en kritik sorularına cevap vermek ve şirketleri stratejik olarak en etkin şekilde konumlandırmak için bir çeşit fikir ortağı olarak çalışmaktadır. BCG derin bilgi birikimini, müşterilerinin ve onların pazarlarının gerçeklerine göre değerlendirerek ve müşterilerinin her seviyesindeki yöneticileri ile yakın bir işbirliği içinde çalışarak projelerine yansıtmaktadır. BCG bu şekilde hem kalıcı rekabet avantajı elde etmekte, hem de müşterileri için uzun vadeli değer oluşumunu sağlayabilmektedir. 1963 yılında Boston’da kurulan BCG, bugün 42 ülkedeki 77 ofisi ile dünyanın önde gelen kuruluşlarına hizmet vermektedir. BCG 2010 yılı başında İstanbul ofisini açarak, yurtdışından operasyonlarını yürüttüğü Türkiye’ye daha yakından odaklanmıştır. BCG uzmanları, akademisyenler ve üst düzey yöneticiler tarafından hazırlanan raporlara, www.bcgperspectives.com adresinden ulaşabilirsiniz. Sitede aynı zamanda BCG’nin düşünce liderliği hakkında farklı sektörlere yönelik kapsamlı arşivi, videoları, podcastleri ve söyleşileri yer almaktadır.

www.bcg.com.tr

 
 

Metin Erksanın İstanbu’lu

Ulusal Sinema Akımının Öncüleri
 
Usta yönetmen Metin Erksan, Halit Refiğ, Lütfi Akad, Atıf Yılmaz gibi isimlerle beraber, Kemal Tahir’in görüşleri etrafında toplumsal konulara eğilen Ulusal Sinema akımının temsilcilerindendi.  Şoför Nebahat (1960), Keloğlan’la Can Kız (1972) gibi popüler filmler yanında Kadın Hamlet (1976) gibi deneysel çalışmalar da yapan yönetmenin Sevmek Zamanı (1965) isimli filmi, Türk Sineması’nın başyapıtlarından birisi olarak kabul ediliyor.
 
Sinema ve İstanbul
 
Türk sinemasının “gelişim dönemi” olan 1950-1960 yılları arasında İstanbul, filmlerin ana unsurunu, toplumsal ve kültürel bağlamını oluşturur. Asuman Suner’e göre bu filmlerde İstanbul “iç mekân” işlevi görür. Hikâyeler İstanbul’un içinden, İstanbul’da yaşayan kişiler etrafında örülür. Kahramanların hemen hepsi İstanbulludur ve İstanbul’da yaşar. 1960 sonrası sinemasında Anadolu’dan İstanbul’a göç eden kişiler, bu filmlerde öne çıkmadığı gibi ikinci döneme ait filmlerde göçün simgesi olan Haydarpaşa Garı ilk dönemde fazla yer almaz.

Kentte yaşayan kişiler arasındaki farklar kültürel öğelerle temsil edilir: Orta ve alt gelir grupları mahalle hayatını devam ettirir, fakir ama gururlu bir hayat yaşar. Şehir dışındaki veya deniz kenarındaki konaklarda yaşayan üst gelir grupları ise yoz hayatlarıyla kötülüğü temsil eder. Orta ve alt gelir grupları daha çok Kasımpaşa, Eyüp gibi semtlerde, üst gelir grupları Yeniköy, Tarabya ve Göztepe gibi semtlerde oturur. Bebek Sahili, Emirgân, Boğaz gibi yerlerse hemen bütün filmlerde görülür ve “masalsı, romantik” bir hava katar.
 
Metin Erksan, birçok filminde ana mekân olarak İstanbul’u kullanmıştır. Yeşilçam kalıplarını kullandığı filmlerde bile dert edindiği meselelere vurgu yapan yönetmen, İstanbul’u da farklı anlatır. Dergide yer alan üç filmde İstanbul, artık bir romantik fon olarak işlev görmez. Aksine toplumsal eleştirinin mekânı olarak gerçek ve tekinsiz bir yerdir.
 
Acı Hayat: İstanbul’da Evlenmek
 
Acı Hayat (1962), ticari başarısı yanında ele aldığı meseleyle de öne çıkar. Erksan bir söyleşisinde  film için şöyle der: “Zaten filmde bir allegori de vardı. Evlenmek: ev bulmak. Yani bir evin içine girmek demekti. Bir ev bulup içine giremedikleri için o kızla, o erkek ayrılıyorlar ve film oradan itibaren başlıyordu.” Nitekim film bir melodram olsa da toplumsal bir soruna değinir. Kahramanlar, alışkın olduğumuz gibi yanlış anlama yüzünden değil maddi durumları elvermediğinden ayrılır.
 
Kasımpaşa limanında kaynakçılık yapan Mehmet (Ayhan Işık), zenginlerin gittiği bir kuaförde çalışan Nermin’le (Türkan Şoray) evlenmek ister. Çift için evlenmek, ev bulmakla aynı anlamı taşır. Mehmet ev bulmadan Nermin’le evlenmeyi kabul etmez. Sokak sokak İstanbul’u dolaşan çift, gelirlerine göre bir ev bulamaz. Beğendikleri evler pahalı, ucuz evlerse güzel değildir. İlk sahnelerden birinde çiftimizi yeni inşa edilmiş apartmanların önünde yürürken görürüz. Seyirci de Nermin gibi bu yeni apartmanlara bakacaklarını düşünür. Oysa Mehmet “işte şurası” deyince kamera apartmanların bulunduğu tepeden aşağıya inip gecekondulara odaklanır. Bu kaydırma, İstanbul’un geçirdiği dönüşümü de gösterir: Eteklerinde gecekonduların yer aldığı tepelere yeni apartmanlar dikilmektedir.
 
İnsanlar arasındaki farkın mekânsal temsilleri, Acı Hayat’ta da karşımıza çıkar: Mehmet ile Nermin ahşap evlerde oturur, mahalle hayatı yaşarlar. Nermin’i elde etmek için peşinden koşan Ender (Ekrem Bora) ise ailesiyle birlikte Göztepe’de bir konakta oturur.
 
Filmde öne çıkan bir diğer yer Kilyos’tur. Üst gelir gruplarının tatil mekânı olan Kilyos filmde ıssız ve tekinsiz bir yerdir. Ender, Nermin’i sarhoş edip Kilyos’taki yazlığa götürür. Filmin sonunda, zengin olup Nişantaşı’na taşınan Mehmet, Kilyos’ta eşi benzeri bulunmayan bir villa inşa eder. Geri dönen Nermin’e söylediği sözler, aşkını ifade ettiği gibi Kilyos’la temsil edilen mekâna dönük bir eleştiriyi de içerir: “Bir evin ruhu olmalı… Böyle beton mezarlara lanet olsun! İçinde sen olmadıktan sonra n’eyleyim ben böyle evi!”
 
Suçlular Aramızda: Yalı ve Gecekondu
 
Suçlular Aramızda (1964) yine melodram kalıplarıyla toplumsal eleştiriyi bir arada kullanır. Filmin hikâyesi gerçek bir olaya dayanır. Yeniköy Tarabya hattındaki bir köşkten bir kolye çalınır. Şaibeli yollarla zengin olmuş bir ailenin gelinine ait kolyeyi satmak için kuyumcuya giden hırsızlar, kolyenin sahte olduğunu öğrenirler. Zengin ailenin oğlu Mümtaz’ı (Ekrem Bora) olayı basına ve polise duyurmakla tehdit eden hırsızlar ondan para koparmak isterler. Hırsızlarla buluşan Mümtaz, Yusuf’u (Hakkı Haktan) öldürür ve parayla kolyeyi alır. Hırsızın ortağı Halil (Tamer Yiğit) bir yandan polise yakalanmamak bir yandan da Mümtaz’ın karısı Demet’e (Belgin Doruk) gerçekleri anlatmak ister.
 
Film melodramatik öğelere rağmen klâsik bir Yeşilçam filmi olmaktan uzaktır. Zaten isminde bir ironi vardır: Hırsızlara kötü derken kolyenin sahte çıkmasıyla asıl suçlunun zengin aile olduğu anlaşılır. Kahramanlar ne çok iyi ne de çok kötüdür. Halil filmin kahramanı da olsa polisten ve Mümtaz’dan korkar. Mümtaz adam öldürür, eşini aldatır, babasını kandırırken bunları içinde bulunduğu cemiyet yüzünden yaptığını söyler. Demet, kocası Mümtaz’dan kurtulmak isterken zenginlikten vazgeçemez. Belki filmin en kötü karakteri Mümtaz’ın babası Halis Bey’dir (Atıf Kaptan). Gelini ve oğluyla konuşurken bile kâr-zarar hesabı yapan Halis Bey Acı Hayat’taki Tahsin Bey’i hatırlatır. Tahsin Bey de her işi “işadamı mantığıyla” çözmek ister.
 
Filmde mekânsal tezat, Tarabya Yeniköy hattındaki yalılarla hırsızların yaşadığı Büyükdere’deki gecekondu mahallesi arasındadır. Filmin başındaki yemekli toplantı sahnesinde Halis Bey, servetini “kan ve gözyaşına” borçlu olduğunu anlatırken konuklar Halis Bey’in nasıl zengin olduğu hakkında dedikodu yapar. Ancak bütün bu konuşmalar fısıltı halinde gerçekleşir ve sonunda unutuluverir. Köşkteki hayat, Mümtaz’ın metresiyle yaşadıkları ve filmin sonundaki balıkadam partisi üst sınıfın yozluğunu gösterir.
 
Yozlaşmanın karşısındaysa Halil’in yaşadığı Büyükdere’deki gecekondu mahallesi durur. Yokluk ve sefalet öne çıkar ama Halil’in bütün parasını Yusuf’un dul karısına verdiği sahnede olduğu gibi iyilik ve yardımseverlik burada geçerlidir. Demet’in çalıştığı yoksullara yardım derneği ise yardım kuruluşundan çok zenginlerden para almak için ilginç partiler düzenleyen bir sosyete derneği gibi gösterilir.

 
 
Sevmek Zamanı: Büyükada’da Aşk
 
Bugün efsane olan Sevmek Zamanı (1965), çevrildiği yıllarda ne seyirciden ne de Erksan’ın deyişiyle “entelijansiya”dan rağbet görür. Oysa film, bizim geleneğimize özgü bir hikâye anlatır: Surete âşık olma. Büyükada’da bir yalıyı boyayan Halil (Müşfik Kenter), başka bir yalının duvarında yer alan resme âşıktır. Resim yalının sahibinin kızı Meral’e (Sema Özcan) aittir. Bir gün yalıya gelen Meral, Halil’i görür ve tutkusunu fark eder. Halil’in aşkından etkilenen Meral, genç adamı sureti değil, gerçeğini sevmeye iknâ etmek ister ama bir süre bunu başaramaz. Halil gerçek Meral’i değil, resmini ister.
 
Doğulu anlatının altında Erksan toplumsal eleştiriden geri kalmaz. Halil ve Meral, o meşhur ifadeyle “ayrı dünyaların insanlarıdır.” Halil, Meral’in suretini severken, Halil’e âşık olan Meral’in elinde Ovidius’un “Sevişme Yolu” kitabı vardır. Başka bir ifadeyle erkek Doğulu, kız Batılıdır. Meral yazları tatil için adadayken Halil adaya kışın, o da çalışmak için gider. Meral’in babası tıpkı Tahsin ve Halis Beyler gibi işadamı mantığıyla hareket eden, çıkarlarının peşinde bir babadır. Meral’in sevgilisi Başar (Süleyman Tekcan) önceki iki filmde Ekrem Bora’nın çizdiği yozlaşmış zengin genç adam tipine benzer.
 
Sevmek Zamanı, toplumsal eleştirileri yanında bir İstanbul filmi olarak öne çıkar. Özellikle Büyükada filmde önemli bir yer tutar. Zenginlerin tatil yeri olan Büyükada, film boyunca yağmurlu, kasvetli ve ıssızdır. Yaz boyunca ortada görünmeyen boyacılar, tamirciler, işçiler adaya ancak kışın, zenginler yokken gider. Fakat Büyükada toplumsal bir eleştiriye olduğu kadar Halil’in ruh haline de uygundur. Meral’in suretine âşık olan Halil, hem Meral’den ayrı bir dünyada yaşar, hem de ada gibi içine kapanık ve kasvetlidir.
 
Filmde yer alan mekânlardan biri de Maslak’taki atış poligonudur. Bu poligon özellikle dikkat çeker zira Başar ve arkadaşları, Meral’i görmek isteyen Halil’i burada döverler. Başka bir ifadeyle, poligon Başar’ın şımarıklığını ve vahşetini temsil eder. Bir diğer mekân ise Belgrad ormanıdır. Halil ile ustası ormanda bir kulübede yaşarlar, Halil ormanın içindeki gölün kıyısında dolaşır. Filmin son sahneleri de gölde geçer. Meral’in evleneceğini öğrenen Halil, bir kayığa Meral’in resmiyle gelinlik giymiş bir mankeni koyar ve gölde dolaşmaya başlar. Aslında Halil tekrar başa dönmüştür. Meral’in sureti gibi göl de sınırlıdır ve Halil yeniden bu sınırlı hayal dünyasında yaşar. Bir süre sonra nikâhtan kaçan Meral göl kıyısına gelir. Kayığa binen Meral resimle mankeni göle atar. Başka bir ifadeyle Meral Halil’in sınırlı, güvenli hayal dünyasını kaldırır ve yerine gerçeği koyar. Oysa gerçek işin içine girince acı da kaçınılmaz olur. Meral’in peşinden gelen Başar, Halil ve Meral’i vurur.
 
Erksan, Acı Hayat ve Suçlular Aramızda filmlerinde masalsı İstanbul imgesini yıkarken Sevmek Zamanı’nda İstanbul’u bir masal dünyası gibi kurgular. Ancak Erksan’ın masalsı İstanbul’u toplumsal eleştiriden ve acı gerçeklerden kaçınmaz.

Anadolu’da Antik Dönemden Günümüze Su Mühendisliği Harikaları ve Rotaları

Anadolu’da antik dönemden günümüze su mühendisliği harikaları ve rotalarını konu alan kitap; Anadolu’da dünyadaki en eski barajlardan bir kaçını yapmış olan Hititler ile başlıyor. Hemen ardından bu geleneği sürdüren Urartular ile devam ediyor. Sonrasında tarihsel kronolojiye uygun olarak konular, Eski Yunan ve Roma ile sürdürülüp Bizans ve Selçuklar üzerinden Osmanlı’ya ulaşılıyor.
 
Kitapta yer alacak yapılardan bazıları şunlar: İnsanlık tarihinin ilk barajlarından birisi olan Çorum Hitit Alacahöyük barajı, Romalıların Anadolu’daki ilk su kanalı olan Efes Pollio Su Kanalı, Denizli Laodikya Birleşik Kaplar Su Sistemi, Antalya’daki Roma yapısı Aspendos’un Gizemli Su Kuleleri, Patara’nın Görkemli Su Yolları ve Mimar Sinan’ın Eşsiz Kemerleri…
 
Gazeteci, popüler bilim yazarı İrfan Unutmaz tarafından hazırlanacak olan kitapta; Anadolu medeniyetlerinin, suyu yerleşim bölgelerine taşımak için yarattıkları çözümler incelenirken, Türkiye’de antik çağlardan günümüze gelen çok sayıdaki su mühendisliği anıtlarından seçmeler yapılacak.
 
WILO Türkiye Genel Müdürü Ercüment Yalçın, Anadolu’da antik dönemden günümüze su mühendisliği harikaları ve rotaları konusunu ele alan kitap projesi için şunları söyledi: “Hayati önem taşıyan suyu dünyanın her noktasına, geliştirdiği yeni teknolojilerle ulaştıran WILO olarak ülkemizde su kaynaklarının verimli kullanılması gerektiğine dikkat çekmeyi hedefliyoruz. Türkiye su mühendisliğinin seçkin ürünleri açısından dünyada eşi olmayan bir konum ve birikime sahip. Türkiye eski çağlardan beri suyu en iyi kullanan ülkelerden biri olduğu gibi, başarılı su mühendisliği uygulamalarıyla dünyada güzel sanatlardan bilime köprü kurabilen ilk bölge de olmuştur.”
 
Kitabın hem sektöre hem de öğrencilere WILO’nun 20. yıl hediyesi olacağını söyleyen Ercüment Yalçın sözlerini şöyle sürdürdü: “Hititlerden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar gelen bu çalışmada hemen her çağ ve dönem eserleri değerli gazeteci ve popüler bilim yazarı İrfan Unutmaz tarafından ayrıntılı ve akıcı bir biçimde anlatılacak ve fotoğraflanacak. Amacımız geçmişin gizemli ve görkemli anıtsal çözümleriyle sektörümüzün geleceği olan gençlere ilham vermek.”
 
Barajlar, suyolları, su kemerleri, su toplama hazneleri ve su tünellerinden başlayıp çeşmeler, köprüler ve hamamlara kadar uzanan çok geniş bir çerçevede hazırlanan kitap; Anadolu’daki kültürlerin su ile ilgili geliştirdikleri mimari çözümlere birer anıt eser olarak yaklaşıyor. Kitapta her bir anıtın hikâyesi keyifli bir gezi yazısı diliyle ve mimari özelliklerini de kapsayacak şekilde okurlara aktarılacak.
 
WILO’nun Türkiye’deki 20. yılında sektöre ve mühendislik fakültelerine hediye olarak çıkaracağı Anadolu’da antik dönemden günümüze su mühendisliği harikaları ve rotaları konulu kitap, 2012’nin sonunda tamamlanmış olacak. WILO, arşivlere değer katacak bu önemli kitapla birlikte, İrfan Unutmaz rehberliğinde geziler düzenleyecek, sergiler ve söyleşiler yapacak.
 
İrfan Unutmaz, Wilo için su yollarını takip ederken, siz de ona www.facebook.com/wiloturkey adresinden eşlik edebilirsiniz…

WILO Hakkında: Dünyanın en büyük pompa sistemleri üreticilerinden biri olan WILO'nun temelleri 1872 yılına, Louis Opländer'in bronz ve bakır parçalar işleyen atölyesine kadar uzanıyor. Dünyanın WILO sirkülasyon pompalarıyla ilk tanışması, 1928 yılında oğlu Wilhelm Opländer'in sirkülasyon pompasını icat etmesi ve bu alandaki ilk patenti alarak üretime başlamasıyla gerçekleşti. Bugün, tüm dünyada, yapılardan endüstriyel proseslere, ziraattan genel amaçlı temiz ve kirli su transferine, altyapı yatırımlarından arıtma tesislerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, insanlığın gereksinim duyduğu pek çok alanda WILO'nun tamamlayıcı özellikte tesisat ekipmanları kullanılıyor. Dünyada 71 ülkede yerleşik kendi satış firmaları ve 6000’i aşkın çalışanı ile 1 milyar Euro’yu aşan ciroya sahip olan WILO, Türkiye’deki faaliyetlerine ise 1992’de başladı ve Türkiye gittikçe artan bir hacimde WILO'nun dünyadaki üretim merkezlerine ihracat yapar hale geldi. 2009 yılında alınan yatırım kararı ile sektörün en teknolojik tesisini Türkiye’ye kazandıran WILO, bu sektörde Avrupa’daki LEED Sertifikası’na sahip ilk yeşil binada faaliyet gösteriyor. WILO Türkiye gösterdiği başarılı performansla 2010’da yakın bölgedeki 7 ülkenin (Azerbaycan, Irak, Lübnan, Suriye, İsrail, Ürdün ve Filistin) operasyonlarının Türkiye Ofisi’ne bağlanmasını sağladı. Böylece Türkiye ile birlikte toplam 8 ülkenin operasyon yönetimi WILO Türkiye’de yapılır hale geldi.

www.wilo.com.tr

İrfan Unutmaz Hakkında: 12 Eylül 1957 İstanbul doğumlu. 1984 yılında İ.Ü. Felsefe Tarihi Bölümü’nü bitirdi. Yardımcı sertifikalar olarak; İtalyanca-Türkçe, Türkçe-İtalyanca çeviri ile İngilizce-Türkçe, Türkçe-İngilizce çeviri dersleri aldı. İki yıl İ.Ü. İktisat Fakültesi’ne, iki yıl da İ.Ü. Arkeoloji-Prehistorya Bölümleri’nde kayıtlı olarak eğitim aldı. 

İlk kez 1984 yılında Milliyet gazetesi İstihbarat servisinde foto muhabiri olarak göreve başladı. Birçok gazete ve dergide çalıştıktan sonra, Paris Sipa-Press fotoğraf ajansı ile freelance fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Bu sırada Sipa-Press ajansının isteği üzerine The New York Times’ın Türkiye ve bölgede, yaklaşık üç yıl süreyle fotoğraflarını çekti (1995-1998). Atlas dergisinde çalışırken Kırım’da eski Hazar Türklerinin kalıntıları ve Yahudi dininden olan Karaylar ile Kırımçakların izini bulup röportajlar yaptı (1992). Ayrıca Abhaz-Gürcü çatışmasına katıldı ve Atlas dergisi için Lazların Hıristiyan akrabaları olarak da bilinen Mingreller hakkında antropolojik bir çalışma yaptı. Daha sonra Türkiye içinde ve dışında çok sayıda etnik halklarla ilgili çalışmalar gerçekleştirdi. Bunların en belli başlıları şunlar oldu: Flash TV için Gagauzlar (Moldavya), Atlas için Tatarlar ve Nogaylar (Kırım ve Romanya), Focus için Kırımçaklar (Kırım), Terekemeler (Karapapaklar) ve Datça-Bozburun Yarımadasının Kayıp Halkları vs. Daha sonra Focus Dergisi için Anadolu’nun kaybolmuş halkalarını inceledi. Bunların en ses getirenleri Galatlar ile Bodrum Yarımadası’nın ilk sakinleri Leleger oldu. Yine The NewYork Times için, Kahire Bürosu’dan Christ Hadges ile birlikte Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ın tamamını 2 ay süreyle dolaştı. Kuzey Irak’taki Birleşmiş Milletler gözetimindeki Kürt kamplarına Türkiye’den ilk giren gazeteci oldu.     

1995 yılında, bilim felsefesi eğitimi almış olduğu için bir popüler-bilim dergisi olan Focus’un kuruluşunda da yer alarak göreve başladı. 1998 yılında İtalya’da 2 ay kalarak, önce Fatih Sultan Mehmet’in Otranto Seferi ve Güney İtalya’yı ele geçirmesinden geriye kalan izleri, ardından da konik kubbeli Harran evlerinin benzeri ve devamı sayılan Alberobello Evleri’ni çalıştı. Focus’taki belgesel-bilimsel çalışanları sırasında ilki 1998- DHKD-WWF-Türkiye, ikincisi 2001-INEPO, üçüncüsü 2002-WWF-Türkiye ve dördüncüsü 2003’te yine INEPO’dan olmak üzere dergi kategorisinde ve “çevre” konusunda dört “Birincilik” ödülü aldı. Aynı yarışmada 2004 yılında bu kez “İkincilik” ödülünü aldı. Focus’ta ödül alanlar dahil çoğu keşif niteliğinde 150’nin üzerinde makalesi yayınlandı.

Nisan 2005’te “Aykırı Serüven” adını verdiği ikinci kitabı yayımlandı. (Birinci kitabı Boyut Yayınları’ndan çıkan “İletişim Teknolojileri” adlı 4 ciltlik bir kitaptı.)

2008 Nisan ayında CNBC-e Business’ta işe başladı. Burada “Endüstriyel Ar-Ge” alanında uzun süren çalışmalar yaptı. 2009 başından beri National Geography Türkiye için fotoğraf çekiyor, popüler bilimsel yazılar yazıyor. 

457 Yıllık Divan-ı Muhibbi İlk Defa Sergilendi

“İstanbul Üniversitesi 500 yıllık tarihiyle köklü bir kurumdur. İstanbul Üniversitesi geçmişten geleceğe bilim köprüsüdür. Sahip olduğu kültür değerlerini geçmişten geleceğe taşıyan bir kurumdur. Bu toplantının gerçekleşmesine vesile olan proje de bunun bir göstergesidir.

İstanbul Üniversitesi tarihi binalarını, yerleşkelerini aslına uygun olarak restore ediyoruz. Yıpranmış ve atıl durumdaki yapılarımızı kullanılabilir duruma getirdik. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi ve Müzesi” projesinde çok önemli adımlar attık.

İstanbul Üniversitesi’nde çok sayıda, çok değerli eserler var. Fotoğraflar, kitaplar, tablolar vs. Bu çok sayıdaki eserin topluma mal edilebilmesi için uğraşıyoruz.

Her yıl bir tema belirliyoruz. Bu yıl ki temamız kültür mirasımızı gün yüzüne çıkartmaktır. İlgili tüm kurumlarla İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ve Fatih Belediyesiyle restorasyon çalışmalarına başladık. 62 yıldır dokunulmayan kampüsün duvarlarını restore ettik. İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yangın Kulesi’ni baştan sona yeniledik ve eski işlevselliğini kazandırdık. Kule eskiden olduğu gibi meteroloji hakkında ışıkları ile İstanbul halkına bilgi veriyor.  Bu yıl II. Beyazıt Hamamı’nının restorasyon çalışmalarına başladık. Türkiye’nin ilk hamam Müzesi’nde burada kuracağız ve burayı fonksiyonel bir şekilde kültür-sanat etkinlikleri için kullanılır hale getireceğiz.”

Çok önemli eserleri dijital ortama aktarıp araştırmacıların hizmetine sunduk. Şimdi geldiğimiz aşamada Kanuni Sultan Süleyman dönemi eserleri hakkında detalı bilgi edinecek, onları sanal olarak tek bir sitede görebileceksiniz. İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi’nde var olan eserleri gün yüzüne çıkartıp toplumla buluşturmaya devam edeceğiz.”

Projenin sunumunu İÜ Genel Sekreter Yardımcısı Figen Cihan yaptı. Cihan, site üzerinden proje kapsamında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi. Figen Cihan, projede emeği geçen Topkapı Sarayı ve Osmanlı Arşivleri yetkililerine teşekkür etti.

Konuşmalarından ardından İÜ Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet ve İÜ Genel Sekreter Yardımcısı Figen Cihan, Kanuni’nin Muhibbi mahlasıyla yazdığı divanını konuklara ve basın mensuplarına açtı.

İlk defa görücüye çıkan Kanuni’nin divanı büyük ilgi gördü. Yine Osmanlı geleneksel süsleme sanatları ile bezenmiş tarihi bir rahle üzerinde sergilenen eser, Kanuni’nin edebi kişiliği hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Tek nüshası İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi’nde bulunan Kanuni divanı, Muhibbi Divanı olarak bilinmektedir. Paha biçilemeyen bu eseri dijital olarak proje kapsamında hazırlanan site vasıtasıyla görmek mümkün.

Kanuni’nin Divan-ı  Divan-ı Muhibbi (1555-1556)

Kanuni Sultan Süleyman’ın, 1520-1566 yıllar arasında Muhibbî mahlası ile yazdığı şiirlerini içeren divanı olan Divan-ı Muhibbi, nestalik hatla yazılmıştır. İçinde 1287 gazel, 15 muhammes, 30 murabba, 2 nazım şekli, 15 kıt'a rubai, 174 müfred, 1 elifname, 1 terci-i bend, 1 münacat, divanın tertibine dair bir makale, divanın tamamına dair bir tarih vardır.

Naturalist Osmanlı süslemeciliğinin lale, karanfil, gül, menekşe, servi, bahar ağaçları, sümbül, nergis gibi çiçeklerle klasik rumi, hatayi, kıvrım dal kompozisyonlarını içerir.

Tezhipleri ünlü tezhipçi Karamemi tarafından yapılmıştır. Her sayfada farklı bir desen mevcuttur.

Dünyadaki tek nüshası olan bu eser İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Divan-ı Muhibbi‘nin Künyesi

İÜ Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar No: 5467

İstinsah Tarihi:     973/1555-1556 (457 Yıllık-2012)
Müstensih     :     Mehmed Şerif
Müzehhib     :     Karamemi  (Tezhip yapan kişi, süsleyen kişi)
Kitap ölçüleri     :     26,5 x 16,5 cm.
Yaprak     :     370
Satır         :     11
Cilt         :     Kırmızı meşin şemseli
Yazı        :     Talik
Kâğıt        :     Zerefşan
Sayfadaki satır sayısı: 13

Divan-ı Muhibbi‘nin Rahlesi

Divan-ı Muhibbi‘nin sergilendiği rahle 19. yüzyıl eseridir. 7 dişli geçme olarak açılır kapanır tarzda yapılmıştır. Üst ve alt panoların üzeri, çok zarif sedef yapraklarla süslüdür. Üst panoların ortasında bir daire içinde asma yapraklarından mürekkep 10 yapraklı bir motif vardır. Alt pano ortasında beyzi bir şekil içinde 30 delikli bir kafes oyma, bunun ortasında altıgen bir şekil, bunu da içinde altı yaprak bir çiçek motifi vardır. Dış kenarlar bir bordür ile çevrilidir.

Kanuni Dönemini Aydınlatan Proje

İstanbul Üniversitesi'nin “Nadir Eserleri Toplumla Buluşturma” ve Teknosa'nın “Tarih İçin Teknoloji” konseptiyle birlikte hayata geçirdikleri Nadir Eserler Projesi kapsamının devamın niteliğinde olan proje Kanuni Dönemini sanal ortama taşıdı.

“Cihan Hükümdarı Projesi”yle Kanuni dönemine ait tek nüshası İstanbul Üniversitesi’nde bulunan üç önemli eser dijital ortama taşındı. Kanuni’nin Muhibbi mahlasıyla yazdığı şiirlerinde oluşan Muhibbi Divanı, Kauni’nin Irak seferini anlatan Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn ve Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye adlı eseri Teknosa’nın yardımıyla gelişmiş dijital araçlar vasıtasıyla koruma altına alındı.

Proje kapsamında Türkiye'de ilk defa kurulan İÜ Nadir Eserler Sanal Kütüphanesi’ne  Kanuni Salonu hazırlandı. Bu salonda Kanuni’nin Fransuva’ya yazdığı meşhur mektubu ve Kanunini kaftanı ile sorguçlarını görmek mümkün. Kanuni Salonu’nda İÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ubeydullah Sekizli tarafından bestelenen Güftesi Kanuni’ye ait üç naat ve İÜ Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhammed Nur hocanın okuduğu Kanuni’nin önemli 6 şiiri de yer alıyor.

Yine Türk-İslam mimarisinin en önemli yapılarından biri olan Süleymaniye Camii’nin de 3 boyutlu interaktif simülasyonu hazırlandı. Mimar Sinan’ın kalfalık dönemi eserini olan Süleymaniye Camiini, Kanuni’nin ve Hürrem Sultan’ın Türbesini sanal olarak gezmek mümkün.

Proje kapsamında hazırlanan tüm bu verilere sanatsaverler, araştırmacılar ve tarih meraklıları www.cihanhukumdari.istanbul.edu.tr adresinden ulaşabilecekler. 31 Aralık 2012 tarihine kadar açık kalacak olan sitede İz TV tarafından çekilen “Yedi Tepe” belgeseli de yer alıyor.

Ramazan’a Girerken İstanbul’un 100 Camisini Keşfedin

Özellikle Osmanlı döneminde inşa edilen camilerin ilginç hikâyelerinin de yer aldığı kitapta, İmparatorluk döneminde İstanbul’un her semtinin merkezine inşa edilen, dış estetiği kadar içindeki işlemeleri, halıları ve dayanıklılıkları ile şehrin sembolü haline gelen camilerin estetik ve teknik özellikleri anlatılıyor. Yapılan camilerin sadece bir ibadethane olmadığı aynı zamanda eğitim, kültür ve sağlık konularında da halkın temel ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde inşa edildiği vurgulanarak külliye sistemine özellikle dikkat çekilmiş. Kent kültürünün oluşmasında ve sosyal hayatın şekillenmesinde birincil rol üstlenen bu sistem, ayrı bir başlık halinde değerlendirilmiş.

Padişah Mahfili de Bulunuyor…

Kitapta yer alan bilgilere göre gelişmiş bir Osmanlı camisinde, namaz kılınan kapalı cami hacmine “sahn, şahın ya da haremsaray”, yanlarda ve giriş duvarında bulunan kimi zaman biraz yüksek tutulan sekilere “sofa”, kıble yönünü gösteren mihrap önündeki yüksekliğe “seki” deniliyor. Kimi camilerdeyse padişahın namaz kılabilmesi için ayrılmış, “hünkâr mahfili” denilen özel bir bölüm bulunuyor. Genellikle ayrı bir girişi olan ve cami zemininden yüksek yapılan bu bölüm, cami içinden görülemeyecek biçimde kafesle ayrılmış.

İşte ilginç hikâyeleri ve muhteşem estetiğiyle o camiler…
 
KENDİ ADIMA CAMİ YAPTIRDIM ADINI ŞEYHE KAPTIRDIM

LALELİ CAMİİ

Yaptırdığı hiçbir camiye adını vermeyen Sultan 3. Mustafa, Laleli Camii'ne adını vermeyi düşünmektedir. Caminin şekillendiği günlerde o civarda yaşayan Laleli Baba'yı da ziyaret eder. Ziyaret esnasında aralarında tatsız bir konuşma geçer. Sultan, bu olaydan birkaç gün sonra rahatsızlanır. Hekimler derdine çare bulamayınca 3. Mustafa'nın aklı başına gelir. “Boşuna uğraşıyoruz, bu derdin ilâcı Laleli Baba'da” der ve yaşlı dervişin huzuruna koşup affını ister. İyileşince de ince bir espriyle, “Kendi adımıza bir cami yaptırdık, onu da şeyhe kaptırdık” der ve camiye onun ismini verir.

Caminin planı kare olup kubbesini altı yarım kubbe çevrelemektedir. Hünkar mahfili sol taraftadır. Birer şerefeli iki minaresi vardır. Sol taraftaki minare, cami inşasından 6 yıl sonra yapılmıştır.Binanın ön tarafı ileriye doğru bir çıkıntı teşkil ederken yanlarda Yeni Cami’de olduğu gibi sütunlu galeriler vardır. Ortada sekiz köşeli planda yükselen orta duvarlar üzerine inşa olunan bir kasnak üstüne tek bir kubbe yerleştirilmiş ve duvar köşelerine birer ağırlık kuleleri yapılmıştır.

 

DENİZ ÜZERİNE KURULAN TEK CAMİİ

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ

Kaptan-ı Derya tarafından 1580 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan Kılıç Ali Paşa Camii denizin üzerine inşa edilmiş. Kılıç Ali Paşa, devrin padişahı 3. Murat'tan cami yaptırmak için yer ister. Padişah ise, “Sen deryaların serdarısın, gücün yetiyorsa derya üzerine bir cami yap” der. Bu duruma çok üzülen Kılıç Ali Paşa, Mimar Sinan'ı kendine mimar olarak tutar ve Tophane Rıhtımı'nın kenarına taş, toprak, moloz taşımaya başlar ve camiinin yapımına başlanır.

Kılıç Ali Paşa Camii tophane Meydanı’nda, cami, medrese, türbe, sebil ve hamamdan oluşan küçük bir külliye içindedir. Uluç Ali Reis olarak da bilinen Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa tarafından 1581 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Bu yapı, Mimar Sinan’ın yaşlılık dönemindeki son eserlerindendir.

 

AKILLARA ZİYAN BİR HESAPLAMA VE MUHTEŞEM BİR AŞK

MİHRİMAH SULTAN CAMİİ

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da Güneş ve Ay anlamına gelir. Mihrimah Sultan ile evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Mimar Sinan evlidir  ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.

Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir.

Mimar Sinan ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimsenin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapar Mihrimah Sultan’a.

Mimar Sinan’ın hesaplamalarına göre, senede bir defa yani 21 mart’ta, güneş Edirnekapı'daki caminin tek minaresinin arkasından batarken, aynı anda Üsküdar'daki caminin iki minaresi arasından dolunay doğar.Gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart,aynı zamanda Mihrimah Sultan’nın doğum günüdür!

Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden olan külliye; bir cami, medrese, türbe, sıbyan mektebi, han ve imarethane ile tabhaneden oluşmaktaydı. Bunların ancak bir kısmı günümüze gelebilmiştir.

 

ÜZERİNDE KUŞ UÇAMAYAN BİR CAMİ

ŞEMSİ PAŞA CAMİİ

Gerçek ismi Şemsi Paşa Camii olan ve Üsküdar sahilde bulunan camiinin ismine dair ilginç rivayetler aktarılıyor. Söylenenlere göre, camiye Kuşkonmaz denmesinin bir başka nedeni de Şemsi Paşa'nın kişiliğiyle ilgili. Fazlasıyla titiz bir kişi olan Şemsi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ile rekabet halindeymiş. Zaman zaman şakayla karışık atışırlarmış. Şemsi Paşa bir gün Sokullu'ya, “Sokullu, camiini kuşlar pislemiş” diye takılınca, “Gökyüzüne açık olan her yer kuşların pislemesine müsaittir” cevabını almış. Paşa, cami yaptırmaya karar verince Sokullu'nun sözü aklına gelmiş. Mimar Sinan'a giderek, “Bana öyle bir yerde cami yap ki üzerine kuşlar pislemesin” demiş. Sinan, bütün camilerinde yaptığı gibi iyi bir araştırmadan sonra kuzey- güney rüzgârlarının kesiştiği bu noktayı bulmuş. Dalgaların kıyıya çarpmasıyla meydana gelen titreşimleri incelemiş ve camiyi burada yapmaya karar vermiş.

Mimar Sinan’ın en küçük eseri

Şemsi Ahmed Paşa tarafından yaptırılan bu eser, Mimar Sinan’ın inşa ettiği en küçük külliyedir. İki kapısı olan cami avlusunun biri kapısı deniz tarafına, diğeri ise park yönüne açılmaktadır. Kesme taştan harpuştalı olarak yapılan bu kapıların üzerinde kitabe yoktur. Avlu duvarlarında, klasik demir parmaklıklı pencereler bulunmaktadır. Camiye park tarafındaki kapıdan girildiğinde, sağ tarafta küçük bir hazire, sol tarafta ise aptes mahalli görülür. Avlunun kuzey ve doğu tarafı‘L’ şeklindeki medreseler tarafından çevrilmiştir.

 

SON OSMANLI ŞAHESERİ

SULTANAHMET CAMİİ

Sultanahmed Camii, 1609-1616 yılları arasında Sultan I. Ahmed tarafından Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’ya inşa ettirilmiştir. İnşa edildiği dönemde cami uzunca bir süre cuma günleri Topkapı Sarayı ahalisinin  ibadetlerini gerçekleştirdiği mekân olmuş, Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, bir kez daha İstanbul’un ana camisi konumuna gelmiştir.

ŞÜKRÜN BİR İFADESİ

Zitvatorok barış anlaşması bölgeye ve Osmanlıya bir rahatlama dönemi açıp devletinin prestijini tekrar perçinleyince Sultan 1. Ahmet Allah’ a bir şükür ifadesi olmak üzere İstanbul’da o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabed yükseltmeyi aklına koyar. Sultanın en büyük amacı, o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve en güzelini yapmak, özellikle de Ayasofya' yı geçerek daha görkemli  bir yapı inşa ederek kulluğunu kanıtlamak olmuştur.

50 FARKLI LALE DESENİNDEN 20 BİN İZNİK ÇİNİSİYLE SÜSLÜ

Sultan Ahmed Camii, külliyesiyle birlikte İstanbul’daki en büyük yapı topluluklarından biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkâr kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bazıları günümüze ulaşmamıştır. Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkat çeken en önemli yanı, 20.000’i aşkın 50 farklı lale deseninden oluşan İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, süslemeler yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır.

Avluya atıyla giren padişahın kordona çarpmaması için kafasını eğmesini gerekiyordu. Padişahın bile camiye girerken kendisine çekidüzen vermesi Osmanlı ‘nın ibadet alanlarına duyduğu açıkça ortaya koymaktadır.

 

ORİJİNALLİĞİNİ KORUYAN EN ESKİ SELADİN CAMİİ

BAYEZİD CAMİİ

İstanbul’un en büyük meydanı olan Bayezid meydanında Sultan 2.Bayezid tarafından yaptırılan cami İstanbul’un fethinden sonra şehre kurulan ikinci büyük selatin camii özelliğine sahiptir. Şehirdeki ilk selatin camii olan Fatih Camii orijinalliğini kaybettiğinden İstanbul’da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul edilir.

Cümle kapısında Şeyh Hamdullah'ın yazdığı kitabeye göre 1501-1506 yılları arasında beş yılda tamamlanmıştır. Evliya Çelebi’nin aktardığında göre caminin açılış günü ilk namazı padişahın kendisi kıldırmıştı.

İstanbul’da 1509’da meydana gelen ve “Küçük Kıyamet” diye anılan depremden zarar gördü. Depremden sonra kısmen onarılan camiinin onarımını daha sonraki yıllarda tamamlayıp güçlendiren Mimar Sinan oldu. Onun, 1573’de caminin içinde bir kemer inşa ederek yapıyı güçlendirdiği bilinmektedir.

 

SÜLEYMANİYE CAMİİ

DEPREMİN YIKAMADIĞI EŞŞİZ BİR YAPI!

Süleymaniye Camii, bir külliye olarak Kanuni Sultan Süleyman adına, 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği cami, klasik Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden biridir. Yapımından günümüze dek İstanbul'da yüzü aşkın deprem gerçekleşmesine karşın, caminin duvarlarında en ufak bir çatlak dahi oluşmamıştır.

HEM SOSYAL HEM  KÜLTÜREL BİR MERKEZ

Süleymaniye Camii, Osmanlı Devleti’nin en görkemli günlerini yaşadığı çağda yapılmıştır. İstanbul panoramasının en önemli öğelerinden olan yapı topluluğu yalnızca bir ibadethane değil, külliyenin bünyesindeki sosyal donatıları ve çevresindeki mahalleyle birlikte günümüzde bile çok önemli sosyal ve kültürel bir merkezdir.

ELMASLARLA SÜSLÜ GÖKYÜZÜ MODELİ

Çevrelediği cami avlusunun ortasında  dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunmaktadır. Caminin kıble tarafında içinde Kanuni Sultan Süleyman'ın ve eşi Hürrem Sultan'ın bulunduğu bir hazire mevcuttur. Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinin kubbesi yıldızlarla donanmış gökyüzü imajını vermesi için, içeriden, metalik plakalar arasına yerleştirilmiş elmaslarla süslenmiştir.

Cami süslemeleri açısından sade bir yapıya sahiptir. Mihrap duvarındaki pencereler vitraylarla süslüdür. Mihrabın iki tarafındaki pencereler üzerinde yer alan çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinin ortasında ise Nur Suresi yazılı bulunmaktadır.

Süleymaniye camiinin 4 minaresi vardır. Bunun nedeni Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefeninde Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işaretidir.

 

DENİZ KIYISINA İNŞA EDİLEN İLK BÜYÜK CAMİ

YENİ CAMİ

Eminönü’nde bulunan ve Mısır Çarşısı’yla birlikte 1597 yılında temeli atılan Yeni Cami, Osmanlı sultanları tarafından yaptırılan büyük camilerin son örneğidir. İnşaata çeşitli nedenlerle ara verildiğinden tam 66 yılda tamamlanan caminin yapımında üç ayrı mimar çalışmıştır.Sultan III. Murad’ın eşi ve III. Mehmed’in annesi olan Safiye Sultan, kendi adına bir cami yaptırmak için saray baş mimarı olan Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Davud Ağa’yı görevlendirilmiştir. İstanbul’da deniz kıyısında yapılan bu ilk büyük caminin temeli, 1597 yılında devrin ileri gelenlerinin bulunduğu bir törenle atılmıştır.

1603 yılında 3. Mehmed’in ölümüyle Valide Safiye Sultan,geleneklere uyularak eski saraya gönderilince,inşaat yarıda kalmış ve 57 yıl kaderine terk edilmiştir.Bu süre içinde yapı tahribata uğramış,bir yangın sonucu da büyük hasar görmüştür.4.Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan,harabeye dönmüş camiyi görünce inşasının tamamlanması için emir vermiş ve hemen ardından cami üç yıl içinde bitirilerek 1663 yılında törenle ibadete açılmıştır.

TÜRK ÇİNİ SANATININ SON ÖRNEĞİ

Cami ile birlikte eminönündeki mısır çarşısı, sebil ve bir okul da yaptırılmıştır.Yeni Camiin en önemli özelliğini 17. Yüzyıl Türk mimarlığının en güzel örneklerinden biri olan hünkar kasrı ve kasrın içini süsleyen Türk çini sanatının son örneği çiniler oluşturur.Yeni Cami Osmanlı Sultanları tarafından yaptırılan selatin camilerinin son örneği olması nedeniyle de önemli bir yer taşımaktadır.

 

NURBANU SULTAN VALİDE-İ ATİK CAMİİ

Valide camii olarak bilinen caminin tam ismi ise müftülük kayıtlarına göre "Nurbanu Sultan Valide-i Atik Camii" olarak geçmektedir. Cami aslında tek başına yapılmış bir eser olmayıp, medrese, tekke, sıbyan mektebi, kervansaray, hamam, darülkurra ve darüşşifadan oluşan bir külliye içerisinde yer almaktadır.

EKMEK KIRINTISINDAN MUHTEŞEM BİR ŞAHESERE

3. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından 1570'lerde Mimar Sinan'a yaptırılmıştır.

Bir rivayete göre; Nurbanu Valide Sultan sofradaki ekmek kırıntalarını avucuna toplar ve onları yermiş. Bu durum, gelini Safiye Sultan tarafından yadırganır ve eşi Sultan III. Murat'a şikayet konusu olurmuş. Bir yemek davetinde annesinin bu hareketini gören III. Murat, annesine sert bir dille avucunu açmasını söylemiş. Nurbanu Sultan avucunu açtığında, o ekmek tanecikleri oğluna ve gelinine birer inci gibi görünmüş. Bundan şaşkınlığa uğrayan ve annesine karşı mahcup duruma düşen III. Murat bu eziklikle Mısır Seferi'ne çıkacağı sırada annesinden helallik istemiş, Nurbanu Sultan da hakkını helal etmesi için; kendi adına bir külliye yaptırmasını ve içersinde herşeyin bulunmasını söylemiş. Mısır Seferi'nden başarıyla dönen III. Murat annesine vermiş olduğu sözü yerine getirmek üzere eseri nereye yaptırmak istediğini sormuş. Annesi de başındaki yemeniyi çıkarıp rüzgara karşı bırakmış. Yemeni uçmuş ve şu anda caminin bulunduğu arazinin içerisinde bir ağaca takılı olarak bulunmuş. O devrin en gözde mimarı Mimar Sinan eserin yapılacağı yere davet edilmiş ve zemini uygun görüp, muhteşem eseri buraya yapmaya karar vermiş.

19. yüzyılda özellikle yoksul vatandaşların tedavilerinin yapıldığı bir hayır kurumuna dönüşen mekân, 1865’teİstanbul’da baş gösteren kolera salgını süresince hastane olarak kullanılmıştır. Bir süre askeri depoya da dönüştürülen yapı,1873 yılında ise akıl hastanesi olarak hizmet vermeye başlamış, bu durum 1927’de Mazhar Osman’ın buradaki hastaları Bakırköy’e nakletmeyi önermesine kadar sürmüştür. Sekiz yıl sonra bina bir kez daha kimlik değiştirerek, 1935’te Gümrük ve Tekel Bakanlığı tarafından tütün atölyesi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1976’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilen binanın darülhadis bölümü de cezaevi olarak kullanılmıştır. Geriye kalan aşhane, tabhane ve kervansaray bölümleri meslek lisesi olarak hizmet vermiş, 1978-1982 yılları arasında da bina imam hatip lisesi olarak faaliyet göstermiştir.

 

AZİZ MAHMUD HÜDAÎ EFENDİ CAMİİ

Üsküdar’da bulunan camiyi, Mihrimah Sultan ve Rüstem Paşa’nın kızı Ayşe Hanım Sultan Yaptırmıştır. Eser 1594 tarihinde Aziz Mahmud Hüdaî Efendi adına yapıldığından, bu isimle anılmaktadır.

Aziz Mahmud Hüdaî Efendi Camii, bir bakıma Hırka-i Şerif ’in Fatih’e kattığı manevi zenginliğin bir benzerini Üsküdar’a katmıştır. Cami, çevresindeki imaret, türbe, kütüphane, hünkâr mahfili, çeşme, derviş hücreleri, şeyh evi, fırın ve bir hamamdan oluşmaktadır. Yaklaşık 10.000 metrekarelik çok geniş bir alana yayılan bu külliyede, dergâhın çok büyük olan vakıflarının hesapları yapıldığı gibi, kıymetli mücevherat da saklanmaktaydı.

3. Murat ve 1.Ahmed’in saygısını kazanan Aziz Mahmut Hüdayi’nin Sevenleri için şu duası meşhurdur: "Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin."

 

YAHYA EFENDİ CAMİİ

Beşiktaş’ta, Çırağan Sarayı’nın arkasındaki yamaçta,Yıldız Korusu girişinin Ortaköy tarafındadır. Cami,tevhidhane ve tekkesinin, Yıldız sırtlarından sahile kadar uzandığı bu külliye, 1538’de inşa edilmeye başlanmıştır. Banisi, 16. Yüzyıl ileri gelenlerinden Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olan Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi’dir.Mimarı bilinmeyen cami İstanbul’da benzerleri içinde konumu ve manzaraya hakimiyeti açısından ayrı bir yere sahiptir.

Boğazın manevi bekçileri

İstanbul'lu denizciler Boğaz’ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz’da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi’dir.

Hazirenin giriş kapısının sağ tarafında, 1901 yılında Hacı Mahmud Efendi’nin yaptırdığı kütüphane bulunmaktadır. Hacı Mahmud Efendi tarafından yaptırılan bu kütüphaneye, 4.492 yazma olmak üzere toplam 7.004 kitap vakfedilmiştir. Zamanla sayısı 7.529’a ulaşan bu eserler, şimdi Süleymaniye Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir.

Yahya Efendi’nin dergahına  bir fıçı şarap

Yahya Efendi’nin dergâhına denizciler sık gelir, giderler.Karadeniz’de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya Efendi’nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap…”

 O telâşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez. Yine aynı dalgınlıkla fıçıyı dergâha getirir. Müridler bu işe bayağı bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur. Apostol yaptığı gafın farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. Aman efendim! Niye zahmet ettiniz der, Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın! Garibim fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar. Büyük veli onu mahçup etmez, hatasını kerametiyle örter. İşte bu tavır üzerine Rum gemici Ey yol güneşi Vallahi senin dinin haktır diyerek Müslüman olur.

Yahya Efendi Türbesinde Yahya Efendi'nin yanı sıra, hanımı Şerife ve annesi Afife Hatunlarla oğlu Ali ve diğer şeyhler gömülüdür.

Türbeyi kendisine büyük sevgisi ve saygısı olan Sultan 2.Selim Mimar Sinan'a yaptırmıştır.

Türbeyi Sultan 2.Mahmud, Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Sultan ve 2.Abdülhamid onartmışlardır. Eskiden sefere çıkan Osmanlı denizcilerini tekkesinin olduğu tepeden Beşiktaşlı Yahya Efendi uğurlarmış…

 

FATİH CAMİİ

 Fatih Camii, İstanbul'un Fatih ilçesinde Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un en yüksek tepesine yaptırılmış  olan cami ve külliyeler topluluğundan oluşmaktadır. Külliyede 16 adet medrese, darüşşifa (hastane), tabhane (konukevi) imarethane (aşevi), kütüphane ve hamam bulunmaktadır. Şehrin yedi tepesinden birinde inşa edilmiştir. Cami 1766 depreminde yıkıldıktan sonra  onarılarak 1771'de bugünkü halini almıştır. 1999 Gölcük Depreminde zemininde kaymalar tespit edilen camide 2008 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından zemin güçlendirme ve restorasyon çalışmalarına başlanmıış ve 2012 yılında tekrar ibadete açılmıştır.

İlk Türkçe ezan Fatih Camii'nde okundu

Yapımına 1462 yılında başlanan ve 1470 yılında tamamlanan Fatih Camii’nin mimarı, kısaca atik Sinan olarak da bilinen Sinaüddin Yusuf bin Abdullah’tır.Cami 1509’daki büyük depremde de hasar görmüş ve 2. Bayezid döneminde onarılmıştır.Yapı 1766 yılında yaşanan bir depremden sonra harabe haline gelince Sultan 3. Mustafa 1767 ve 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmet Tahir Ağaya tamir ettirmiştir.29 Ocak 1932’de ilk Türkçe ezan bu camide okunmuştur.

Evliya Çelebi’den Fatih Camii'nin ilginç öyküsü

Peygamber hadisine mashar olmuş Fatih, fetihten sonra İstanbul’un şanına uygun büyük bir cami yaptırmak için mimarbaşına emir verir.Cami  inşası bittikten sonra gördüğü cami hayallerindeki gibi olmadığından mimarbaşı Atik Sinanı yanına çağırıp azarlar.Padişahın neden Ayasofya’dan büyük bir cami yapmadın sorusuna ‘İstanbuldaki depremlere dayanmaz’ şeklinde karşılık veren mimarbaşının elleri kesilir.Bu olay üzerine Kadıya Fatih’i şikayet eden mimarbaşı haklı bulunur ve koskoca Sultan ömür boyu Atik Sinan ve ailesine bakma cezasına çarptırılır.

 

TEŞVİKİYE CAMİİ

Şişli’de, Teşvikiye semtindeki Rumeli Caddesi üzerindedir. Cami, Sultan Abdülmecid tarafından 1854’te yaptırılmıştır. Caminin ilk hali, 1794-1795 yıllarında III. Selim’in buraya inşa ettirdiği mescittir.

Padişahın gezileri sırasında namaz kılması için yapılan ahşap mescit, Nişantaşı’nın o zamanlar boş olan arazisindeki ilk binasıdır. Küçük ve bakımsız olduğundan zamanla ihtiyaca cevap veremez hale gelen mescide yapılan eklemelerle bugünkü Teşvikiye Camii’nin temelleri atılmıştır.

3. Selim ve 2. Mahmud’un atış talim alanı

Avlusunda bulunan iki menzil taşından, bir zamanlar atış talimlerinin bu civarda yapıldığı anlaşılan caminin varlığı ibadet ihtiyacını giderirken, günübirlik gezilerin de çoğalmasına vesile olmuştur. Sultan Abdülmecid’in Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na taşınmasından sonra hanedan üyeleri ve ileri gelen devlet görevlileri de bölgeye yerleşmeye başlamıştır.

Camiinin avlusunda iki tane nişan taşı vardır. Üzerlerindeki kitabelerde III. Selim’in tüfekle 1.260 gezden (bir gez bir ok boyudur) su testisi hedefini, diğerinde ise II. Mahmud’un testi hedefini vurduğu anlatılmaktadır.

 

ORTAKÖY CAMİİ

Ortaköy Camii Boğaziçi’nin Rumeli yakasında yükselen 19.yüzyıl camilerindendir. Cami, Abdülmecit tarafından Nigoğos Balyan’a 1853 yılında inşa ettirilmiştir. Büyük Mecidiye Camii olarak da bilinen yapı  Neo Barok mimarisinin en  güzel örneklerindendir.

Bütün selatin camilerinde olduğu gibi harim ve hünkar bölümü olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Geniş ve yüksek pencereler Boğaz’ın değişken ışıklarını caminin içine taşıyacak biçimde düzenlenmiştir.

Boğaz kıyısında narin bir yapı

Ortaköy Camisi, statik açıdan oldukça narin yapılardandır. 1862, 1866 ve 1909 onarımlarından sonra Ortaköy Deresi yatağı üzerindeki temellerinin yeterli stabiliteye sahip olmadıkları ve yapının göçmek üzere olduğu anlaşıldığından 1960’larda önemli bir onarımdan geçti. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü önemli bir restorasyon projesi olarak bilinen çalışmalarda 64 fore kazık, cami beden duvarları boyunca karşılıklı olarak kullanılarak ve 80 ton çimento şerbeti enjekte edilerek zemin takviye edildi. Duvar araları oyularak içinden demir putreller geçirildi ve askıya alınmış olan kubbe sökülerek yerine özgün kubbe formunu elde etmek üzere biri içeride diğeri dışarıda iki ince betonarme kabuk yapılarak kubbe yenilendi.

“Kendi adıma camii yaptırdım, adını şeyhe kaptırdım”

Deniz üzerine kurulan tek camii

Akıllılara ziyan bir hesaplaşma ve muhteşem bir aşk

Üzerinde kuş uçmayan bir camii

Mimar Sinan'ın en küçük eseri

Son Osmanlı şaheseri

Şükrün bir ifadesi

50 farklı Lale deseninden 20 bin çini ile süslü

Depremin yıkamadığı eşsiz bir yapı

Orjinalliğini koruyan en eski seladin camii

Sosyal ve kültürel bir merkez

Elmaslarla süslü gökyüzü modeli

Ekmek kırıntısından muhteşem bir şahesere

Boğazın manevi bekçileri

Yahya Efendi'nin dergahında bir fıçı şarap

İlk Türkçe ezan Fatih Camii'nde okundu
 

Künye

Yayın:              İstanbul’un 100 Camisi

Yayınevi:         Kültür A.Ş.

Yazar:              Berica Nevin Berberoğlu

Sayfa sayısı:    213

Dağıtım:           İstanbul Kitapçısı – 0212 292 76 92 -www.istanbulkitapcisi.com

Türk Savunma Sanayiinin İlkleri

SİGARA KAĞIDI’NDAN İLK UÇAK FABRİKASI’NA

NURİ DEMİRAĞ’IN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ

1920’li yıllarda Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkan Türkiye sermaye açısından fakirdir. Ülkenin ihtiyacı olan uçaklar ancak o yılların zenginlerinin bağışlarıyla alınır. Nuri Demirağ’ın yanına da uçak alımı için bağış istenmek üzere gidilir. Demirağ bu teklif karşısında bağış yapmak yerine fabrika kurmayı ve bundan böyle uçak konusunda dışa bağımlılıktan kurtulmayı önerir.

Teklifi elbette oldukça caziptir ve derhal fabrika kurma girişimlerine başlanır. İlk iş olarak, Avrupa uçak üretim merkezlerini ziyaret eder. Demirağ yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle Çekoslovakya, Almanya ve İngiltere’deki uçak fabrikalarını gezer, birçok teknik öğrenir. Yurda döndüğünde ise somut bir

girişim yaparak, anlaştığı Çekoslovak firmayla Beşiktaş’ta ilk uçak fabrikasını kurar.

HEM YOLCU HEM SAVAŞ UÇAĞI “NU. D.38”
 
Ürettiği son teknoloji uçaklarla birçok Avrupa devletinin de ilgisini çeken

Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nın Nu. D.38 isimli uçağı hem bir yolcu uçağı hem de bir savaş uçağı olarak tasarlanmıştır. Fabrika ilk siparişini hemen alır; sipariş Türk Hava Kurumu tarafından verilmiştir. Böylece 10 adet eğitim uçağı 65 adet de planör imalatına, bir yandan da Nu. D.38 adlı yeni bir uçak imaline başlanır. Buna göre bu uçak çift motorlu bir yolcu uçağı olacak, ancak aynı zamanda savaş zamanında da eksiksiz bir bomba uçağına dönüşebilecektir. 270 km hızla gidebilecek ve 5.500 metre yükseklikten uçabilecektir. Üretilen bu ilk yolcu uçağı büyük bir coşkuyla karşılanır ve Türkiye kamuoyunun olduğu gibi yabancı kamuoyunun da dikkatlerini çeker.
 

 
BİR KAZA SONUCU TÜM SİPARİŞLER İPTAL EDİLDİ
 
Nuri Demirağ yaptığı bu girişimlerle yetinmez ve  fabrika bünyesinde bir de pilot okulu açar; okul birçok mezun verir. Bu arada şimdiki Yeşilköy Havaalanı’nın bulunduğu bölge Demirağ tarafından satın alınarak test uçuşları için kullanılır. Nuri Demirağ o yıllarda Selahattin Alan isimli bir uçak mühendisiyle çalışır. Bu mühendis uçakların tasarımı, teknik işlerin takibi gibi konularla ilgilenir. Üretilen uçakların test uçuşlarının yapıldığı dönemde Selahattin Alan da bir uçuş yapmak ister. Heyet önünde uçağın test uçuşunun gerçekleştiği sırada yeterli uçuş deneyimine sahip olmayan Selahattin Alan’ın yanlış iniş yapması sonucu uçak yere çakılır. Selahattin Alan, yere çakılan uçaktan sağ çıkamaz. Bu olayın ardından Türk Hava Kuvvetleri güvenliği olmadığı gerekçesiyle tüm siparişlerini iptal eder. Uçak üretim işleri bir türlü düzelmeyen Demirağ, 1945 yılında Türkiye’nin ilk uçak fabrikası olan Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kapatır.
 
NURİ DEMİRAĞ SİGARA KÂĞIDI İMALATHANESİ

Nuri Demirağ ismini sadece İstanbul Beşiktaş’ta kurduğu uçak fabrikasıyla duyurmaz. Demirağ birçok sanayi kolunda yatırımlar yapıp ülke ekonomisine katkıda bulunmuş bir girişimci ve sanayicidir. Onun önemli yatırımlarından biri

de, sigara kâğıdı imali alanındadır. Nuri Demirağ, rüştiyeden mezun olduktan sonra çeşitli iş kollarında görev yapar. Maliye Vekâleti’nde müfettiş olarak çalışır. Bu yıllar I. Dünya Savaşı’nın bitip Mütareke döneminin yaşandığı yıllardır. İstanbul işgal altındadır ve Müslüman halka karşı sürekli tehdit

ve hakaret vardır. Görevi gereği, Nuri Demirağ bir gün Maliye’nin

Tatavla Şubesi’ne teftişe gider. Burada kendinden yaşça küçük Rum delikanlıların hakaretine maruz kalır. Bunun üzerine, bu görevde böyle eli kolu bağlı daha fazla oturamayacağına, memleket için bir şeyler yapması gerektiğine kanaat getirir ve memuriyetten istifa eder.Bir şeyler yapmak için elinde birikmiş

56 sarı lirasından başka bir sermayesi yoktur. Bu düşüncelerle Eminönü çarşısında dolaşırken çeşitli sigara kâğıtları gözüne çarpar. O yıllarda bütün sigara kâğıtları Rum veya Ermeni vatandaşlar tarafından üretilmektedir. "Neden Müslüman-Türk imalatı bir sigara kâğıdı olmasın?" der ve elindeki tek sermaye

olan 56 sarı lira ile Eminönü’nde küçük bir sigara kâğıdı imalathanesi açar. Bafra sigara kâğıdı üretiminin gayrimüslim bir aile tarafından yapıldığı ve bu sektörün gayrimüslim vatandaşların ve yabancıların elinde olduğu düşünüldüğünde, Türkler tarafından ilk sigara kâğıdı üretimi böylelikle 1918 yılında bu imalathanede gerçekleşmiş olur. İsmi özellikle Türk Zaferi konan bu sigara kâğıdı Türk halkı tarafından kısa sürede benimsenir. Ay yıldızlı resme

sahip olan sigara kâğıdı, adeta zaferin müjdecisi gibi kabul edilir. Bu sigara kâğıdı İstanbul’da tüketildiği gibi işgal altındaki birçok Türk toprağına da gider. Türk Zaferi adını taşıyan sigara kâğıtları defalarca işgalci askerler tarafından yakılır ama Türk halkı bu sigara kâğıdını kullanmaktan vazgeçmez.Türk Zaferi,

Türk Sancağı, Hamurluzade gibi isimlerle üretimi yapılan sigara kâğıtları o yıllarda adeta yabancılar tarafından üretilen ve İstanbul’u Türk toprağı olarak göstermeyen haritalarla süslü sigara kâğıtlarıyla savaşır. Mütareke yılları bitip de zafer kazanıldıktan sonra Nuri Demirağ’ın elinde 84 bin lira sermayesi

vardır. Sonrasında imalathanenin ne zaman kapandığına dair kaynaklarda bilgiye rastlanılmamaktadır. Memuriyetten istifa ederek elindeki 56 sarı lira ile girişimciliğe başlayan Nuri Demirağ bir süre sonra uçak imal edecek kadar maddi güce kavuşmuş, ürettiği sigara kâğıtları ise Mütareke yıllarında Türk halkına bir umut ışığı olmuştur.

 

İLK UÇAK BOMBA FABRİKASI’NI DA ŞAKİR ZÜMRE KURDU

 

Şakir Zümre, Türk savunma tarihinde ilklere imza atmış bir sanayici. Varna doğumlu olan ve Avrupa’da eğitim gören Zümre, Bulgar Parlamentosu’nda milletvekilliği de yapmış. O yıllarda Sofya’da görevli bulunan Mustafa Kemal

Atatürk’le yakın arkadaşlık kurar. Şakir Zümre aynı zamanda Fevzi Çakmak’la da akrabadır.

I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Bulgaristan’da bulunan Zümre, buradan Türkiye’ye mühimmat gönderimi için bağlantılar kurar. Kurtuluş Savaşı’nın bitimiyle de yurda döner. Döner dönmez tamamı yerli sermayeyle bir

uçak bomba fabrikası kurmaya karar verir. Böylelikle Türk tarihinde bir ilk olacak fabrikanın temelleri 1925 yılında Haliç kıyılarında atılır.

Şakir Zümre Bomba Fabrikası inşaatın ardından hemen üretime geçer. Ancak Türkiye’de bomba imali konusunda yetişmiş ustalar yoktur. Bu sebeple birçok usta Avrupa kökenlidir. Gelen ustalar, Türk bomba imal ustalarının da yetişmesine katkıda bulunurlar ve ilerleyen yıllarda fabrikadaki ust aların

birçoğu Türk olarak ustalardan oluşur.

 

TÜRK HAVA KUVVETLERİ’NİN İLK DENİZALTI BOMBASI’NI DA ŞAKİR ZÜMRE ÜRETMİŞ.

Şakir Zümre Türk Hava Kuvvetleri’nde bulunan uçaklar için de bomba üretir. Ürettiği ürünler içerisinde 100, 300, 500 ve 1.000 kiloluk uçak bombaları, yangın bombaları, eğitim bombaları, işaret ve aydınlatma fişekleri, el bombaları,

top kaması ve mayınlar vardır. Ayrıca ilk Türk denizaltı bombası da bu fabrikada üretilir. Şakir Zümre Bomba Fabrikası ürettiği ürünlerin kalitesi ve çeşitliliğiyle sadece yurtiçinde değil, yurtdışında da tercih edilir bir konuma gelir. Yunanist an, Polonya, Mısır, Bulgarist an gibi birçok ülke tarafından Şakir Zümre Fabrikası’na uçak bombası siparişi verilir. II. Dünya Savaşı esnasında ordu için çok geniş çaplı üretim yapılmaya başlanır. Hatta bu dönemde fabrikada çalışan işçi sayısı iki bine kadar çıkar.

 

DENİZALTI BOMBASI ÜRETİRİMİ ENGELLENİNCE

KUZİNELİ SOBA ÜRETMEYE BAŞLADI…!!!
 

Şakir Zümre İlk Türk uçak bombası, ilk Türk denizaltı bombası gibi ilklere imza atan Şakir Zümre Bomba Fabrikası, ilerleyen yıllarda Avrupa’ya silah satışı yapmaya başlamasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı 1970 yılında üretimi durdurmuştur. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin Türkiye’ye silah yardımı yapması yerli üretimi ciddi ölçüde baltalar ve fabrika silah üretimini noktalamak zorunda kalır. Birçok ilke ve başarıya imza atan Şakir Zümre Bomba Fabrikası, bundan sonraki hayatını soba fabrikası olarak devam

ettirir. Kuzineli soba gibi Türk halkının beğenisini kazanan sobalar üreten fabrika 1966’da kurucusu Şakir Zümre’nin vefatının ardından üretimini yavaşlatır. 1970 yılında ise ticaret sahnesinden çekilir.

Kırtasiye ve Ofis Malzemelerinde Büyük Kampanya

Saray Sofralarından Halk Mutfaklarına İstanbul’un 100 Lezzeti Yayında

Özgün bir İstanbul mutfağından söz edebilir mi?
İstanbul mutfağını etkileyen milletler…
Paşaların ve semtlerin isimleri yemeklere ilham oldu
Vücudun ihtiyacına göre beslenme şekli
Yemeklerde kuru meyve
İlk yoğurt neyle mayalandı
Kanuniden Fransuva’ya şifa niyetine yoğurt
Yoğurt uzun süre eczanelerde satıldı
Kanlıca yoğurdu kaşıkla değil bıçakla kesilerek servis edilirdi
Fatih’in sofrasında bolca tüketilen“paça”nın dondurması bile var
Paça Dondurması nasıl yapılır?
Deniz ürünleri gayrimüslimlerle mutfağa girdi
Balık sütte haşlanır, pişince kuş tüyü ile yeniden süt sürülürdü

  
Bıldırcın Dolması         Beyinli Beykoz Kebabı         Karaköy Boaçası
Papaz Yahnisi              Hünkar Beğendi                    Kelle Paça
Hurmalı Et Yahnisi      Gülhatmi Şerbeti                   Çeşidiyye
İstanbul Pilavı             Kaymaklı Kaygana                Paça Dondurması

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., muhteşem bir tarih ve göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olmasının yanı sıra zengin bir yemek kültürüne de ev sahipliği yapan İstanbul’un 100 lezzetini tek kitapta topladı. Yemek kültürü konusunda çalışmalar yapan araştırmacı Nilgün Tatlı tarafından hazırlanan İstanbul’un 100 Lezzeti, ünü dünyaya yayılan İstanbul mutfak kültürünün gelecek nesillere aktarılması ve bu zengin mirasın yaşatılmasını amaçlıyor.

 
Kitabın giriş bölümünde İstanbul mutfağının gelişimi ve çeşitlenmesi, mutfağın tertip düzen ve çalışma hiyerarşisi, mutfakta kullanılan araç ve gereçler, sofra düzeni, sofra kuralları, padişahların yeme içme alışkanlıkları gibi konular hakkında doyurucu bilgiler bulunuyor.
 
İstanbul’un 100 Lezzeti başta çorbalar, et yemekleri, deniz ürünleri, zeytinyağlılar, salatalar, turşular, baklagiller, hamur işleri, süt ürünleri ve şerbetler olmak üzere
 
11 ayrı bölümden oluşuyor.
 
Kitapta ayrıca; Osmanlı’dan günümüze yemeklerin ve yemek isimlerinin hikâyelerinden konuyla ilgili farklı rivayetlere, yemeklerde kullanılan malzemelerin özelliklerinden, bu malzemelerin faydalarına kadar pek çok ilginç ayrıntıya yer verilmiş. İstanbul’un 100’leri serisinin 53. kitabı olan İstanbul’un 100 Lezzeti’nde 19.yüzyıla kadar saray mutfaklarında ikram edilen yemeklerin sırasını belirten mönülere de rastlamak mümkün.

24 Saat Ocağı Tüten Saray Mutfakları

 
Osmanlı’nın yeme-içme gibi sürekliliği olan konularda geliştirdiği sistem, aslında kalabalık bir ailenin sahip olduğu temel ve belli kurallardan çok da farklı değildi. Tek fark, sarayın hanedan ve diğer çalışanlar için farklı bölümlere sahip olan ve yirmi dört saat boyunca ocakları tüten bir mutfağa sahip olmasıydı.
Kitapta yer alan bilgilere göre geçmişten günümüze gelen belgelere bakıldığında, saray mutfağının yönetiminde başlı başına görev dağılımlarının yapılmış olduğu, idari bölümler ve sorumlulardan oluşan bir hiyerarşinin bulunduğu, bu düzen ve tertibin hiç fire vermeden yüzyıllar boyunca ahenkli bir şekilde devam ettiğini görülüyor.
 
Topkapı Sarayı Mutfağı hakkında günümüze dek ulaşan ayrıntılı bilgilere göre mutfağın, saray avlusunun hem sağında hem de solunda kurulduğu görülüyor. Bu kısımlar Matbaa-i Âmire yönetimi altında olan Has Mutfak, Divan Mutfağı, Ağalar Mutfağı, Kilerler, Helvahâne, Fırınlar ve Kalayhâne’den oluşuyor. Yemek pişirilmeden önce tencere ve diğer kap kacak mutlaka kalaylandığı için Kalayhâne’nin Sarayda ayrı bir önemi vardı. Helvahâne’de pişirilen tatlıların, gül suyu ve bal eklenmek suretiyle ikramları yapılırdı.

Baudler’in Anılarındaki Kuşhâne

 
17. yüzyıl Fransız gezgini Baudier, Padişah yemeğinin Sarayın büyük mutfaklarından çıkmadığı, Kuşhâne denen Enderûn mutfağından çıktığı, Kuşhâne’nin yalnız hükümdar için yemek hazırladığı, fakat hazırlanan yemek arttığı için Enderûn Generallerine dağıtıldığı, Kuşhâne’nin şafak sökerken faaliyete geçtiği, hükümdarın sabah yemeğini hazırlamaya başladığı, padişahın çok erken kalktığı, sabah namazını kıldığı, çok işi yoksa namazdan sonra biraz daha uyuyup sonra kahvaltı ettiği, o gün gündemde çok fazla konu varsa sabah namazından sonra kahvaltı edip Enderûn’a geçtiği, devlet işleriyle uğraşmaya başladığı, her padişahın sevdiği yiyeceklerin daima ve taze olarak Kuşhâne’de hazır tutulduğu, servisin akıl almayacak derecede temizlik kurallarına uyularak ve çok büyük özenle yapıldığını anlatıyor.

Tatlı ile başlanıp tuzla bitirilen bir sofra kültürü

 
Günümüzde tuzlu mezelerle başlayan yemek servisleri eski zamanlarda tatlı ile başlanırdı. Sofraya önce “tatlı yiyip tatlı konuşalım” anlamında bir kase bal veya reçel getirilip konuklara birer kaşık ikram edilirdi. Yemek bitirilip dua edildikten sonra tuzluktan “yapanın elleri dert görmesin, sağlık olsun” anlamında ağza biraz tuz alınırdı.

Sultan Reşad ve II. Abdülmecid’in mönüsü

 
Sarayda yemeklerin yeniş sırasıyla ilgili arşiv kayıtları 19. yüzyıla ait. Bunlardan biri Sultan Mehmet Reşad’ın dönemine ait bir mönü. Bu mönü de sırası ile “Bademli Börek, Tavuk Çorbası, Etli Fasulye, Salçalı Kuzu, Domatesli Pilav ve Meyve” çeşitlerinin yer aldığını görülüyor.  II. Abdülmecit döneminden günümüze gelen mönülerden birinde ise “Sabah Taamı, Bezelye Çorbası, Peynirli Ali Paşa Böreği, Levrek (Mayonezli), Kuşkonmaz, Taze Fasulye, Kestaneli Acem Pilavı, Bademli Krema, Meyve ve Dondurma” çeşitlerinin olduğuna rastlıyoruz. Bu mönülerle krema, kuşkonmaz, dondurma, mayonez gibi Avrupa’ya ait yemek kültürünün saraya da girdiği görülüyor.

Padişahların her biri ayrı bir kaynak suyu tercih ederdi

 
Osmanlıda alkollü içki günah olduğu için temel içki su idi. Özellikle İstanbullular arasında gelişen su zevki sayesinde sudan bir yudum alan İstanbullu onun hangi kaynağın suyu olduğunu söyleyebilirdi. Padişahlardan her birinin tercih ettiği bir kaynak suyu mutlaka bulunurdu.

Çeşmeden şerbet ikramı

 
Suyun dışında boza, şıra, şerbet gibi alkolsüz içkiler tüketilirmiş.  Bunlardan her zaman el altında olan ve günün her saatinde tüketilen şerbetlerin yemek kültürümüzde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Şerbete verilen değer ikramının yapıldığı nadide sürahiler, kâse ve kristal bardaklara bakarak da anlaşılabilir.

Çeşitli meyve, meyve çiçekleri ve baharatlardan yapılan şerbetler sadece serinlemek amacıyla değil şifa bulmak için de içilirdi.

Saray mutfağında “helvahane” bölümünde hazırlanan şerbetler mübarek gün ve gecelerde meşhur çeşmelere doldurulup halka ikram edilirdi.

“Reçelhane” ve reçele özel porselen

 
Şerbet mayaları kışın, 3-4 katı şeker koyup reçel yapmak içinde de kullanılırdı. Ancak şekerin pahalı olması reçellerin değerini artırmıştır. Sarayın masraf defterlerine bakıldığında şeker pahalı olduğu için yerine bal ve pekmez kullanıldığı görülmektedir. Saray mutfaklarında her zaman özel yeri olan reçeller mevsiminde toplanan meyvelerle “helvahane”nin yanında bulunan “reçelhane”lerde pişirilip, sipariş üzerine Japonya ve Çin’de özel olarak üretilen porselen kavanozlarda saklanırdı. Bu kavanozlar ise özel taşlarla örülmüş, her zaman soğuk ve kuru olan taş odalarda muhafaza edilirdi.

Sarayın gözdeleri: Fulya, Gül ve Menekşe…

 
Fulya, gül ve menekşe reçelleri sarayın en göz reçelleri olmuştur.
Reçeller sadece tatlı olarak tüketilmemiş, bazı hasta¬lıkların tedavisi içinde de kullanılmıştır. Özellikle gül reçelinin mide ve karaciğere; gülhatmi, yasemin, menekşe, limon çiçeğinin de hazmı kolaylaştırdığı ve öksürüğe iyi geldiği bilinmektedir.

Bebek su gibi berrak ve tatlı bir hayat yaşasın

 
Topkapı ve Dolmabahçe Sarayı’nda sergilenen reçel¬liklere bakıldığında, bir tepsi üzerindeki reçel kâsesi yanında su kâsesi olduğu görülür. Osmanlıda, reçel bir kaşık alın¬dıktan sonra kirlenen kaşık su kabına bırakılırdı. Özellikle loğusa anneye ziya¬rete gidildiğinde, loğusa görmeye gelenler turunç, portakal veya incir reçelinden bir kaşık alır, sonra kullandığı kaşığı su olan bardağa koyardı. Bunun anlamı ağız tatlığının sürmesi, bebeğin su gibi berrak ve tatlı bir hayat yaşamasıdır.

Reçeller altın kaşıkla ikram edilirdi

 
Fransa elçisi Baron de Tott, konuk olarak kaldığı evde, yattığı odadaki sehpanın üzerine portakal çiçeğinden, gülden ve limondan yapılmış re¬çellerin konduğunu, su konan billur su bardaklarına küçük al¬tın kaşıkların bırakıldığını anlatmıştır.

Özgün bir İstanbul mutfağından söz edebilir mi?

 
Osmanlı mimaride, sanatta ve edebiyatta olduğu gibi mutfak kültüründe de sahip olduğu gelenekler ile farklı milletlerden aldığı unsurları ahenkli bir biçimde harmanlayarak özgün bir mutfak kültürü ortaya koydu.

İstanbul mutfağını etkileyen milletler…

 
İstanbul mutfağı Çerkez, Girit, Kırım, Rumeli, Arap, Rum, Ermeni ve Avrupa mutfaklarının da etkisiyle gelişerek, fetih ve keşiflerinde etkisiyle farklı kültürlerinin yemeklerini kendine uygun hale getirerek büyük ve zengin bir mutfak haline geldi.

Paşaların ve semtlerin isimleri yemeklere ilham oldu

 
İstanbul yemeklerinde dikkat çeken unsurlardan birisi de yemek isimleridir. Gerek Saray gerekse halk mutfağında ortaya konan yeni lezzetlerde Sultanların, paşaların, halktan bazı kesimlerin ve İstanbul semtlerinin isimlerine yer verildiği görülüyor. Mesela Peynirli Ali Paşa Böreği, İmambayıldı, Sultan Reşat Pilavı, Sultan Murat Lokması, Hacı Bekir Lokumu, Hanım Sultan Usulü Şeftali Tatlısı, Hünkâr Beğendi, Davutpaşa Köftesi, Süleymaniye Çorbası, Vezir Parmağı, Ayşekadın Fasulye, Sultan Ahmet Köftesi, Abdigör Köftesi, İskender Kebabı, Hacı Osman Kebabı, Alinazik, Sultan Aziz Böreği, Sefire, Padişah Lokması, Mehmet Ali Paşa Yahnisi, Keloğlan Çorbası, Şambali Tatlısı, Analı Kızlı Çorbası, Papaz Yahnisi, Arnavut Ciğeri vb. bu yemek isimlerin sadece bir kaçı.

Vücudun ihtiyacına göre beslenme şekli

 
Yeniler yemekler mevsimlere göre değişiklik gösterirmiş. Kış aylarında daha yağlı koyun ve dana eti içeren yemekler, hamur işleri, şerbetli tatlılar, bal, tereyağı, reçel, pastırma ve sucuk tüketilirken, yaz aylarında sebze ağırlıklı yemekler, tavuk, hindi, balık ve şerbet tüketilirmiş.

Bıldırcın Dolması

 
Ava meraklarıyla bilinen Osmanlı padişahlarından, özel¬likle Fatih Sultan Mehmet’in sık sık ava çıktığı rivayet edilir. Daha çok Beykoz ve çevresinde avlanmayı seven Fatih avlandıktan sonra mola ve¬rir, hizmetkârlar da avlanan hayvanları pişirerek Sultan’a ikram edermiş. O dönemde özellikle bıldırcın, güvercin ve yaban ördekleri ile yapılan yemeklerin adı geçmektedir.
Fatih Sultan Mehmet’in yanı sıra IV. Mehmet (Avcı Mehmet), Abdülmecid ve II. Abdülhamit’in ava son derece meraklı olduğunu biliniyor.

Malzemeler: 7-8 adet bıldırcın / 2 adet ince kıyılmış kuru soğan  / 1 çay bardağı kabukları soyulmuş badem / 2 su bardağı pirinç (ılık suda bekletilmiş, süzülmüş)

 
Yeterince tuz ve karabiber / 1 çay kaşığı tarçın / 1 çorba kaşığı nar ekşisi / 2 çorba kaşığı kuru üzüm / 3 çorba kaşığı tereyağı / 1 su bardağı sıcak su
Yapılışı: Yağda soğan kavrulur. Ardından pirinç, tuz, karabiber, tarçın, üzüm ve badem ve sıcak su ilave edilir. Pirincin suyunu çektikten sonra nar ekşisi ve bal ilave edilir.
 
Diğer tarafta 2 kaşık tereyağında bıldırcınları parça¬lamadan ve derisini zedelemeden kızartılıp fırın tepsisine konur. İçleri hazırlanan pilavla doldurulur ve kürdanla ağızları birleştirilir. Fırında veya tencerede 1 su bardağı sıcak su ilave edip bıldırcın yumuşayıncaya kadar pi¬şirilir.

Sebzelerin az olduğu dönemde yemeklerde kuru meyve kullanılırdı

 
Sebze çeşitleri sanılanın aksine 19. yüzyıldan sonra sofralara girdi. Öncesinde yemekler tat vermesi ve damak zevkinin o yıllarda bu yönde gelişmiş olması nedeni ile kuru meyve ile pişirilirmiş.

Hurmalı Et Yahnisi

 
Malzemesi
1 kg iri kuşbaşı koyun eti / 1 ufak kâse suda bekletilip süzülmüş hurma  / 2 adet kuru soğan jülyen doğranmış / 3 yemek kaşığı tereyağı / 1,5 su bardağı sıcak su
Yarım çay bardağı koruk veya limon suyu / tuz ve karabiber
Yapılışı
Tencerenin altına biraz yağ konur, üzerine biraz et, onun üzerine biraz hurma koyup et bitene kadar bu sırada dö¬şenir. Daha sonra tereyağını eritilip soğan pembeleşene kadar pişirilir. Koruk suyu, tuz ve karabiber eklenen sıcak su etlerin üzerinde gezdirilir, üzerine tereyağlı soğan düzgünce yayılır. Kısık ateşte etler yumuşayıncaya kadar pişirilir.

İlk yoğurt neyle mayalandı?

 
Göçebe olan atalarımızın keşfettiğini yoğurdun adı, Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügâti’t-Türk isimli eserinde geçmektedir. Ancak ilk yoğurdun nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi tarihi kayıtlarda bulunmamakla birlikte, atalarımızın yoğurt yapmak için taşların altında bulunan taze karınca yumurtalarını ezerek süte kattıkları, yapraklarda topla¬nan çiğ, incir yaprağından akan incir sütü ile yoğurdu mayala¬dıkları bilinmektedir.

Kanuniden Fransuva’ya şifa niyetine yoğurt

 
Fransa Kralı I. Fransuva ateşli bir bağırsak hastalığı¬na yakalanınca Kanuni Sultan Süleyman tarafından krala ilaç niyetine yoğurt gönderilmiş, kral kısa sürede iyileşen Fransuva yoğurdu sof¬rasından hiç eksik etmemiştir. Böylelikle yoğurt 18. yüzyılda dalga dalga tüm Avrupa’ya yayıldı.

Yoğurt uzun süre eczanelerde satıldı

 
Zehirlenmeye karşı, bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için, bağırsak ve mideyi zararlı artıklardan temizleyen yoğurt yemek kültürümüzün olmazsa olmazlarından biridir. Kanser tedavisini olumlu yönde etkiyen yoğurt şifa dolu olduğundan uzun süre eczanelerde ilaç niyetine satılmış.

Kanlıca yoğurdu kaşıkla değil bıçakla kesilerek servis edilirdi

 
Rivayete göre, eskiden bir köy olan Kanlıca'da yeti¬şen otlarla beslenen hayvanların sütünün ve bu sütten yapılan yoğurdun rengi “uçuk kan rengi” olduğundan, buraya önceleri “kanlı” denmiş, köy zamanla Kanlıca adını al-mıştır.
Kanlıca yoğurdunun en önemli özelliği, içinde hiç bir katkı maddesinin olmaması, hayvanların doğada beslenme¬si, hiçbir suretle suni yem verilmemesi ve nefis camış sütünün kullanılması. Osmanlı döneminde Kanlıca yoğurdu kaşık¬la değil bıçakla kesilerek servis yapılırmış. Günümüz Kanlıca¬sında bu yoğurdu yapan bir iki işletme bulunuyor ve pudra şekerinin nefaseti de yoğurtla birleşince Kanlıca yoğurdu unutulmaz bir lezzet olarak damatlarda kalıyor.

Fatih’in sofrasında bolca tüketilen “paça”nın dondurması bile var

 
İstanbul mutfağının en itibar gören yemeklerinden biri de “paça”dır. Bu sebepledir ki Mısır Çarşısı’nın bir kapısına “Paçacılar Kapısı” denmiştir. Geçmiş dönemlerde düğünlerde paça çor¬bası ikram edilmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in sofrasında bolca tüketilen kelle paça, sultanların sofrasından eksik olmamış, II. Mahmut döneminde de çok rağbet gören kelle paça çorbacıların baş tacı olmuş.

Özellikle gelişme çağındaki çocukların kemik gelişimi için önemli olan paçadan sadece kelle paça çor¬bası değil işkembeli paça, paça böreği, sirkeli paça, paça yahnisi, terbiyeli paça, paça dolması, paça dondurması gibi yemekler de yapılmış. Paça ve dondurma birlikte düşünülemese de bu türü ile paça İstanbul mutfağına özgü bir yemek olarak mut¬faklarda yerini almış.

Paça Dondurması nasıl yapılır?

 
Paça, içerisine yumurta akı konup kay¬natılır, daha sonra jöle kıvamını alınca bıçakla baklava şeklinde kesilip kar dolu sinilerin üzerine oturtulur, üzerine arzuya göre tarçın ve limon suyu konup ikram edilir ve sıcak havalarda tü-ketilirdi. “Beykoz Paça Dondurması” İstanbul’un en meşhur paça dondurması olmuştur.

Deniz ürünleri gayrimüslimlerle mutfağa girdi

 
Lüfer balığının yanağında bulunan eti çok seven Sultan II. Abdülhamid dönemindeki muhasebe kayıtlarında (1890 kışı) bir hafta boyunca saraya her gün taze barbunya, istiridye, uskumru, kaya balığı, mercan, levrek, pisi balığı, kırlangıç ve mezgit alındığı görülmektedir.
Saraydan önce halkın mutfağını etkileyen gayrimüslimlerin yemek adetleri sayesinde deniz ürünleri önce halkın 19. yüzyılda ise sarayın mutfağına girdi.

Balık sütte haşlanır, piştikten sonra kuş tüyü ile yeniden süt sürülürdü

 
Saray mutfağında özenle temizlenen ve özel cımbızlarla kılçıkları ayıklanan balıklardan lop etli olanlar önce biraz sütte haşlanır ardından ızgarada pişirilir son olarak üzerine süte batırılan kuş tüyü ile yeniden süt sürülürmüş.

Yayın:              İstanbul’un 100 Lezzeti
Yayınevi:         Kültür A.Ş.
Yazar:              Nilgün Tatlı
Sayfa sayısı:    250
Dağıtım:           İstanbul Kitapçısı – 0212 292 76 92 -www.istanbulkitapcisi.com

Can Dündar ve Nazan Moroğlu Ataşehir Kitap Günlerinin Konuğu Oldu

Ataşehir Belediyesi 1. Kitap Günleri’nin ikinci gününde Nazan Moroğlu ve Can Dündar’ın yanı sıra İdil Güler, Yusuf Ziya Leblebici, Meltem Erinçmen Kanoğlu, Pekcan Türkeş, Ali Gültekin, Asuman Soydan Atasayar, Mehmet Sabri Kılınç,  Hüseyin Çeliker, Aslı Durak, Nalan Çelik, Emine Erbaş, Fügen Kıvılcımer, Tanseli Polikar’da kitaplarını imzalayarak söyleşiler gerçekleştirdiler.
 
Kaynak: Ataşehir Belediyesi