Auschwitz-Birkenau: Polonya’da Bir Toplama Kampı

Kampa ilk gelen misafirlerin öncelikle maddi değer taşıyan alyans, kolye gibi eşyaları toplanırdı. Giysi ve ayakkabıları da cephedeki askerlere gönderilirdi. Buraya gelen halka yanlarında en değerli eşyalarıyla gelmeleri söylenmişti. Çünkü onların buradan Kanada’ya gönderilecekleri, orada son derece refah bir yaşam sürecekleri anlatılıp kandırılarak, bu toplama kamplarına getirilmişlerdi. Kampa gelen esirler en ağır işlerde çalıştırılmış, artık dayanacak gücü olmayanlar ise ya devasa boyutlardaki fırınlarda yakılmış ya da gaz odalarında tavana asılı borulardan püskürtülen zyklon b gazıyla zehirlenerek öldürülmüşlerdi.

Kamp arabayla birbirine 5 dakika uzaklıktaki iki bölümden oluşuyor. İçeri üzerinde “ Çalışmak Size Özgürlük Getirir.”  diye büyük harflerle yazılmış demir bir kapıdan giriyorsunuz. Danışmadan bilet ve size verilen özel rehberinizi duyabilmeniz için kulaklıklarınızı alıp kampa giriyorsunuz. Şansıma o kadar bilgili ve ilgili bir rehber düştü ki, yıllar öncesine dönüp sanki o acıları bende yaşadım. Yaşı oldukça geçkin -sanırım 60- 65 yaşlarında ama son derece dinç ve bakımlı olan bayan rehberimiz saatlerce bizle kampın her noktasını dolaşıp bilgi verdi. Hatta kendi yaşamından da hikayelerle süslediği rehberliği tüylerimi diken diken etti. Kendisi küçük bir çocukken, bu kampın çok yakınlarında bir evde ailesiyle yaşıyormuş. Askerler gelip kamp çevresindeki köyün evlerini, Polonyalı halkın boşaltmasını istemiş ve bunlarda başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlar. Annesinin anlattığına göre, fırınlarda insanlar yakılınca, gökyüzünü öyle bir siyah duman ve öyle pis bir koku sarıyormuş ki birkaç kilometre öteden bile hissedilebiliyormuş. Ayrıca rehberimizin dedesinin kampın yakınlarında bir ekmek fırını varmış. Dede, kamptaki esirlerin çektiği eziyetlere dayanamamış ve gizli gizli kampa ekmek götürmeye ve esirlere vermeye başlamış. Fakat ne yazık ki bir gün o da bu yardımları esnasında yakalanmış ve 2 yıl kendisi de orada esir edilip işkence gördükten sonra , çok şanslıymış ki  serbest bırakılmış. Daha sonra ailesine orada yaşadıklarını anlatmış ve bizim rehberimiz dedesinin hikayeleriyle büyürken, küçücük yaşında bir karar almış. Ülkesinde yaşatılan bu insanlık utancını, gelen ziyaretçilere anlatmayı ve gençlerin  tarihten ders almaları adına bu kampta rehberlik yapacağına dair dedesine söz vermiş. Amacım kesinlikle para kazanmak değil, tarihimizi diğer uluslara aktarabilmek derken, kendisinin günde sadece 1 grup dolaştırabildiğini, fakat gençlerin 2 grup dolaştırabildiklerini aktarıyordu. İnsanların trenlerle getirildiğini tren yolunun çatalında bir kasap doktorun durduğunu, çalışabilecek güçte erkeklerin bir tarafa, diğer tarafa ise kadın, çocuk, yaşlı, sakat, eşcinsel, çingene ve hamilelerin yollandığını anlattı. Bu ikinci grup insan topluluğuna ise panik olmamaları için, duş alıp, giysilerinizi değiştirmeniz için sizi barakalara götürüyoruz diye aldatıp, duş için su akmasını bekleyen insanlara gaz verip, dakikalar içinde yüzlerce insanın ölmesini seyrettiklerini anlatırken gözlerimiz dolu dolu oldu. Daha sonrada üstlerinde kalan değerli eşyaları toplayıp, ağızlarındaki altın dişlerine kadar almış, hatta uzun saçlı bayanların saçlarını da kesip daha sonra bu saçlardan keçe türünde  kumaşlar yapmışlar. Kampta sadece insan saçından dokunmuş top top  kumaşları da görüyorsunuz. Bu manzara inanılır gibi değildi. Daha sonra fırınlara yakılmaya götürülürlermiş. Hatta en korkuncu bazen çalıştırılmak için ayrılan erkeklerin karşılarına kendi eşleri, çocukları geliyormuş ve kendi ailelerini yakmak zorunda kalmanın dayanılmaz acısını yaşıyorlarmış. Zaten açlıktan , pislikten, hastalıktan, dolayı 6 ay da bir bu sağlıklı diye ayrılan erkeklerde ya ölüyorlarmış ya da öldürülüyorlarmış.

Kampın birinci kısmında 28 barakayı, insanların asıldığı dar ağaçlarını, kurşuna dizildikleri duvarları, ve tek kişilik hücreleri görüyorsunuz. Bebeklerin, kadınların ve erkeklerin kullandıkları eşyalarda cam paravanlar ardında sergileniyor. Ayrıca kampa getirilmeye başlandıktan birkaç yıl sonrada kaçmalarını önlemek ve kayıt altında tutabilmek amacıyla, mahkumların vücutlarına dövme türü numaralar basılmış ve resimleri çekilmiştir. Bu resimler barakaların koridorlarında sergilenmektedir.  Kampın etrafının elektrik verilmiş tellerle çevrili olduğunu da belirtmek isterim.

Tek kişilik hücreleri , özellikle 13 numaralı hücreyi  ve hikayesini dinlerken duygulanmamak imkansızdı. 13 numaralı hücrede kalan o günlerde 90 yaşından fazla olan bir rahibin, aynı koridordaki genç bir esirin idam edilmeye götürülüşüne dayanamayıp, o daha çok genç ve onu bekleyen eşi ve çocukları var. Onun hayatı yerine benimkini alın deyip, kendisini öne atması. Ve askerlerinde buna karşılık rahibi öldürmeleri, bu genç esirin yıllar sonra o kamptan kaçmayı başarması, ailesine kavuşması ve bu hayatını kurtaran rahibi anlatması çok etkileyiciydi. Şimdi bu rahibin hücresi onun anısına çiçeklerle süslüydü. 3 katlı tahta ranzalardan oluşan yatakhaneler, 180 kişinin aynı anda suyun sabunun olmadığı açıkta tuvaletini yaptığı delikler, koğuştan bir mahkumun kaçması halinde, o bulunana kadar koğuştaki diğer kişilerin günlerce ayakta uyumadan bekletilmesi kolay kolay akıldan çıkacak gibi değildi. En sonunda da dar merdivenlerden çıktığımız gözlem kulesinden kampı kuşbakışı görüp resim çekerek yaklaşık 3 saatlik ziyaretimi tamamlamış oldum.

Tarihteki insanlık ayıplarından en alâsından birinin yaşandığı bu kampı mutlaka görüp ibret almak ve halimize şükretmek için, görmenizi hepinize tavsiye ederim.
Bir başka gezi yazımda buluşmak üzere, sevgiyle kalın…

Gülşah CENGİZ

Mayıs 2009/Polonya
 
gulsahcengiz@hotmail.com.tr

Bu yazı 279 kez okunmuştur.